UNUT

Kaybolmuş bir gölgeyim
Sende buldum ışığını
Taa üç bin yıl öncenin
Kendi mezarı başında
Ağlayan şamanının

Bez bağladım hayaline
Dilek ağaçlarının
Göğe yükselirken dumanları
Kör bir ocağın

Uçurtmasınlar kelebeği
Ölüm düşmüş peşine
Üç günlük izinle hain
Kalbimde saklarım kanatlarını
Göğsüme konsun

 

SEYAHAT

Sarı saçların dökülüyor
Söğüt yaprağı gibi sonbaharda
Ela gözlerinin üstüne
Her taraf sararıyor nafile bir aşkla

Geçip gidiyor özlemini duyacağımız her şey
Güneşli gökyüzü berraklığındaki gözlerinden
Sallanan bir elin hüzünlü ezgisi kalıyor geride
Düşüyor boynu aşkın gayya bir kuyuya

Ah ömrün geçiyor bir tren yolculuğunda
Vagonlarda yaşlanıyor hayat
Yaşamak nedir ki diye soruyorum bazen
Başlamak ve bitirmek arasında kısa bir seyahat

 

SANA ŞÖYLE

Sana şöyle diyeceğim:
Karanlığın sessizce söktüğü akşam güneşinin ardından döktüğüm göz yaşının neminden hüzün kapan havai görünüşlü hüzün bakışlı yüreği nakışlı küçük çiçeğim benim

Ya da şöyle diyeceğim:
Sabah gözümü açtığımda aklımın bütün dehlizlerini kapatan gülüşüne hasta kalbim titrerken bir yudum su niyetine dokunan dudaklarında hayat bulduğum kadın

RÜYADA

Bir çift çağlayana bakıyorum sanki
Yemyeşil bir yamaçtan
Köpürüyor benliğimden sevgi
Yükseliyor
Sonra bırakıyor peşini imkansızın
Ve olası olana dönüyor yönünü
Aklında tutarak olanı

Bu üzüntülü sürükleniş
Acı bir kedere bulanıyor
Hissetmez oluyor benliğim başka acıyı
Alınan yaraları duymaz oluyorum
Kıyıya vurdukça su beni her dönemeçte

Derin bir uykuya dalıyorum mutluyum aslında
Çağlayan aşağı ben yukarı
Coşkun bir sevdayla alçalıp yükseliyoruz
Bu mutlu rüyada
Lanetlidir bilsin kim uyandırdıysa

Tanrım nasıl unutulur bu gözler
Neyi temsil ederler
Onda bir bakış sadece
Bende nehirler dereler denizler
Aşk nedir diye sormayın
Nasıl diye sorarsanız bilirim beyler

KİM?

Bir sözcüğün ardından neden diğerinin geldiğini bilmeden ve düşünmeden yazıyorum. Çünkü hayatımın tıpkı bu ardışıklık gibi gelip geçtiğini düşünüyorum. Arada bir durup düşündüğüm de oldu ama aslında tamamen gelip kendiliğinden geçti. Yılların bende bıraktığı izlerin anlamını kavramam çok zaman alacak biliyorum ve belki de anlamağa vaktim olmayacak ama sevgi denen şeyin nasıl olduğunu yakıcı bir şekilde anladığımı düşünüyorum. Aslında kendini görmeden bakmakmış dünyaya. Kendini ne denli yok edersen aşkın alevi o kadar çok çıkıyormuş. Aşk insanın kendini yakmasıyla güçlenen bir ateşmiş meğer. Yakıtı kendimiz olan bu acı dindiğinde artık bambaşka bir kişi çıkıyor küllerinden. Yeniden aynı şekilde sevmesi mümkün olmayan. Kalbin kırık parçalarını toplayarak yapılan her çaba kendi başarısızlığını getiriyor er ya da geç. Oysa yeni bir şey yapmak gerekiyor belki de. Yepyeni bir alevin odununu çatmak gerekiyor yeniden. Hayat bilgisi bana bunu öğretiyor. Kalbimiz sevmeyi yeniden öğreniyor, güvenmeyi de ama temkini de öğreniyor. Kendini ateşten koruyarak sevmenin sakinliğiyle başlıyor ikinci hayatına.
Sözcüklerin anlamına çok güveniyorum. Önem veriyorum. Neyi kastettiğimiz çok önemli oluyor. Kastetmek bilinçlilik içeriyor. Önünü gördüğünü, hedeflediğini ve bilinçli bir şekilde yöneldiğini gösteriyor. Bu yüzden çok önemli. Kastederek konuşmalıyız. Sözcükleri bir ipe sırayla dizerken anlamları arasındaki ilintiyi nakış gibi işlemeliyiz. Çünkü dil anlamını ifade edemediği şeyi söylememiş olur öbür türlü. Boş konuşmanın edebiyatını yapmış oluruz.
Bir aynaya bakıyorum şimdi. Aynadaki yaşlanmış yüzümün kime ait olduğunu düşünüyorum. Genç olduğu zamanları hatırladığım bu yüzün şimdi hangi yüzünü sevdiğimi anlamaya çalışıyorum. Ben bu yüzü hiç sevdim mi diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca aynaya her baktığımda başka bir yüz görmeyi arzuladığım bu yüzden kaçamamanın derin hüznü var üzerinde. Kırışıklarla dolmaya başlamış göz kenarlarım, artık yok denecek kadar az kalmış saçlarım, öne çıkmış koca göbeğimle bu hangi kişi? Kim? Açlıkla sınanmış gençliğinin hüzün dolu hatıralarıyla yediği her lokmadan geçmişin öcünü alan bu kısa boylu tıknaz adam kim? Hayatta hangi kalıcı izi bırakıyor acaba? unutulmaması için ne gibi bir değeri var? Çocukları ve karısı onu neden saygıyla ve özlemle hatırlasınlar? Bu ayna kendisine yansıyan siluetleri geri alabilme gücüne sahip olabilseydi keşke… Yirmi yıl önceki üzgün ama genç sayılabilecek halime bakıyor olsaydım keşke. Keşkeler hayatın beyhudeliğine bir göndermedir ne yazık ki.
Ve ben bir sözcüğü diğerinin ardına düşünmeden diziyorum şu an. Kastetmek istediklerimi düşünmeden aklımdan geçtiği gibi yazıyorum. Çünkü elli yıllık hayatımın bir zeytin tanesi kadar değer üretmediğinin bilinci kazıyor kalbimin en derin yaralarını. Küçük bir siyah kedinin bile orijinal davranışlarıyla kalbimizde iz bıraktığı dünyada bir insanın onca uzun yaşamasına karşın kalıcı bir iz bırakamayışı ne acı.
Herkese karışı doğru ve dürüst olma çabasındaki ikiyüzlülüğü kavramam bugüne kalmış. İnsan herkese ve her olaya karşı dürüst olamazmış. Doğruyu söylemek ve doğrucu olmak en yakınlarını bile incitecek bir davranışmış. İnsanoğlu doğruyu değil, bencil mutluluğunu arıyor. Dünyayı kurtarmanın trajedisi burada yatıyor. Mutlu ve eşit bir dünya hayaliyle insanları incitenlerin bilmesi gereken en öncelikli şey her insanın bencil ve acımasız olduğu; kendi amaçları için yapmayacakları şeyin olmadığı. İyilik ve güzellik sosuna bulanmış zorbalıkların tarihidir dünya. Herkes iyi dediği bir şey için acıtır diğerini. Sevgi de bunlardan biridir sadece. Karşıdakinin sevgisi buna dayanma gücünü artırır. Varoluşsal bir tehdit alıncaya kadar.

KARAMSAR

Bugün karamsar bir havadayım
Yağmur var-yağmuru severim oysa-
Ellerim tutmuyor hiçbir şeyi
Biraz hayalciyim bugün
Aklım göçüp gidiyor yasak diyarlara
Güzel kadınlar geçiyor gözleriyle seviyorlar beni
Elleriyle iteklerken
Varlığım mı diyorum kirleten şu dünyayı
Keşke sadece gözlerim olsam

Sonra kadın oluyor benliğim
Ne zor
Sevgiden başka silahı olmaması
Ve yatağın ayrılmaz bir parçası olması
Bütün erkekleri seviyorum
Saçlarını okşuyorum şefkatle
Biliyorum ölecekler birazcık sevgiye

HAYAT NEDİR Kİ?

Su üzerinde açmış nilüfer gibi parlıyor gözlerin
Geniş ve yaşlı ama uzanmış yatıyor sırılsıklam
Sevinci uçunca kederi kalıyor sevgilerin
Bunu sana yordamınca nasıl söylesem
Hayat geçiyor

Kahpe bir dünya diyebilirsin ama herkes yaşıyor
Kendince ve uygun gördüğü kadar üzünçleri
Unutuyor da yavaş yavaş sevişmeye dalıyor gözleri
Utançtan değil zevkten kızarıyor yüzleri
Ölümün silinmeden izleri

Sen de sevileceksin yeniden en olmadık yerinde zamanın
Eteklerin efil efil esen rüzgârda havalanırken
Çığlıkları ağlamalarını unutturacak zevkin
Lambayı söndüreceksin mutlaka gece olunca
Anılar silecek kendini

Hayat ders alınmayan bir yoldur dönüşü olmayan
Elinde defteri vardır kalemi yoktur
Onu yaşayamayanlar çekilip bir köşeye
Kitaptan okur.

 

 

MERAK

Güzel bir dünyanın olmayacağına inanırsak, okumanın, resim yapmanın, güzelliğin bir anlamı kalır mı? Yaşamanın anlamı nasıl olabilir?

Bir evin bodrum katında yaşıyorum. Tuvaletim burası, yemek salonum, yatak odam, banyom burası. Kırk santime elli santim bir pencerem var dışarıyı görebildiğim. Bu yüzden sabah erken kalkıp dışarıyı seyrediyorum dünyanın var olduğunu anlamak için. Kuşlar ve ağaçlar bunun kanıtı oluyor bana.
Hayat nedir diyorum bazen. Soluk alıp vermek, düşünmek, çabalamak, emek vermek, üremek nedir? Neden bunca çaba? İstesek de durduramadığımız bencilce bir duygu bu: Yaşamak. Sonradan zengin anlamlar kazanmış boş bir söz. Canlı olmaktır aslı. Ağaç gibi, böcek gibi. Oysa biz ona özel anlamlar da yüklemişiz. Yiyip içmek, eğlenmek, sevişmek, renklerle başka kombinasyonlar yaratmak, olmayanı hayal etmek ve üzerine koymak gibi. Yayladaysan yanına bir de deniz hayali iliştirip güzelliği katmerleştirmek. Denizdeysen yanına yemyeşil bir doğa, soğuk içecekler, tatlılar, dondurmalar vb. oysa ben büyükçe bir mezarın içindeyim şimdi. Her gün yerimden kalkabiliyorum. Dolaşabiliyorum odamda. Bir şeyler yiyebiliyor, çişimi yapabiliyorum. Beni burada yaşatan şeyi de biliyorum. Bir gün dışarı çıkma hayali. Ama bu umut yok onu da biliyorum. Eğer bu umudun olmadığına inanırsam ne olur peki?
Bu sabah erkenden uyandım. Aslında sabah veya akşam olduğunun pek önemi yok. Sabah dediğimde gün ışığı oluyor dışarıda, akşam olunca gün ışıksızlığı. Işığa göre hareketlerimizin şekillenmesi de ilginç değil mi? Işıklar görününce haydi sabah oldu kalk diyoruz kendimize. Oysa gece görüşümüz olsaydı bunun bir önemi kalır mıydı? Demek ki gündüz gözlerimizin kapasitesiyle ilgili olarak önem kazanıyor. Oysa aslında bir önemi yok. Belki karanlıkta da görebilseydik, yepyeni renkler belirleyecektik. Zifiri kara, gri kara, açık kara, karanlık, sarı kara, ay ışığı karası vb. karanlığın elli tonu o zaman anlam kazanacaktı. Karanlık tabiri insan için nasıl şimdi olumsuz bir çağrışım yapıyorsa, o zaman da aydınlık kadar güzel bir anlamı olabilirdi. Sabahın hayrından akşamın şerri iyi diye bir atasözü bile olurdu belki. Hep sabahın olmasını bekleyen çalışmak zorunda olan insanoğlu, o zaman yirmi dört saat özgür olabilirdi. Uyumak ve uyanmak tabirleri de anlam kaybına uğrayabilirdi. Cep telefonlarındaki rahatsız etme modu da gereksiz olurdu.
Gece eğlencenin ve seksin çağrışımından kurtulup, spermsiz bir steril anlam kazanabilirdi. Çocuklar gündüz de yapılır, sabah akşam seks yapılır, kadınlar kendilerini gizlemek için karanlığa sığınamazlardı.
İnsanların büyüklük özlemleri ve büyüme tatminsizlikleri bu küçücük dar odada o kadar anlamsız görünüyor ki.
Karanlık insanın içinde olursa peki? Kara delik diye ifade edilen ışığın üzerindeki bir koyuluk mu? Yoksa ışığın ortasından geçen bir karanlık mı? Yoksa kütlesi de olan bir varlığın ışıksız hali mi? Işığın bile kendi karanlığı var içinde o halde insanın neden olmasın. İnsana kendi karanlığının gölgesi düştü mü iflah olmasına imkan yok.

Benim hikayem sadece merakla ilgili…

 

GEL Kİ…

Sen gelmeyince yürümüyor su toprağıma
Aşk diyorsam bir su hikayesi aslında
Sevişmek belkide gece gündüz
Su başında, tepede, ağaçların altında
Gönül istediğince salınmak ulu orta
Öpmek istediğinde öpmek kalçalarından, memelerinden
Gözlerinden, en güzel yerlerinden

Kavuşmak diyorsam her gece her gündüz
Kerem, aslı, leyla, mecnun misali
Hepsi hava, hepsi boş laf
Bünyem seni istiyor, karnıma ağrılar giriyor
Aklım yerinde değil, vücudum almış başını gidiyor
Dur durak bilmeden, kasılıyor, hayaller görüyor
Tenin tenime değmeyince
Terin karışmayınca terime durmayacak bu deprem
Elimde değil
İçimde bir hayvan uluyor olur olmaz
Düşün ben ne yapmalıyım dağın başında, ovanın düzünde
Kışında mevsimlerin, baharında yeşilin, sarısında güzün

Susmuyor içimdeki ses
Çekiyor yularımı hoyrat ve kösnül
Odam desen “kireç tutmuyor kumunu karmayınca
Sevdam desen “baştan gitmiyor sarılıp yatmayınca” misali
Karanlıktayım.
Gel ki başlasın hayat.

 

GEÇMİŞ

Geçmişle gelecek birbirinden ayrı değildir. Biz her gün geçmişimizi birazcık düzelterek ilerleriz. Bazen de var olanı bozarak gerileriz. Geçmiş bizim içimizdeki bizden başka bir şey değildir. Geçmiş anılara gömülmüş kuru cansız ve ölü resimler değildir. Geçmiş bugün yaşayan benliğimizdir. Geçmiş dediğimiz şey farkına vardığımız bugünden başkası değildir. Bugünün kendisini ifade ediş şeklinden kaynaklı yanlış anlamalar hafızamızı ve aklımızı karıştırıp durur. Oysa her şey biz doğduğumuz andan itibaren çekilen bir yay gibi bugüne kadar esnemiştir. Ucundan tuttuğumuz şey geçmişin bir parçasıdır. Yayın koptuğu an bilincimizin kaybolduğu andır. Siz buna ölüm de diyebilirsiniz.
Elime aldığım bir karpuzun kokusunu içime çektiğimde onu sevmeme sebep olan o kadar şey gelir ki aklıma…serin ve ıslak o yumuşak kokusu, yeşil ve tozlu kabuğu, ucundaki kurumuş bağı, bıçağı daldırdığımızda çıkan çıtırtılı sesi ve şakırtılı ayrılışı birbirinden. İçindeki kızıllık, siyah ve beyaz çekirdeklerin sıralanışı, gözenekli sulu yapısı, ağzımıza aldığımız sulu tatlı tadı hepsi hepsi çok tanıdık. Kabuğun dışındaki toz olgunlaşmayı beklerken zaman içinde biriken tarlanın tozu.
Başımda güneşin yakıcı sıcağı, o henüz dallarını toprağa salarken başlayan yolculuğun küçük keleklerin kırılmasıyla devam eden sonra büyüttüğümüz karpuzların toplanıp kamyonlara doldurulması esnasındaki kırılırcasına ağrıyan bellerimiz, üç kuruşa halde sattığımız karpuzun parasıyla üç beş ihtiyacı alıp döndüğümüz şehir yolculukları. Toprağa karışan çürümüş karpuz kokusu, yediğimiz kuru karpuz çekirdekleri. Hepsi burnumun direğini sızlatır. Birileri marketten manav reyonundaki görevliye çekirdeksiz mi bu diye sorarken aklımdan geçen bu anıların etkisiyle avazım çıktığı kadar bağırıp “siktir” demek isterim. Daha bir sürü şey gelip duruyor böyle.
Peki beni bu kadar alıngan ve duygusal yapan ne? Neden bir karpuz çekirdeğini doldurmayacak mevzuda bu kadar duygusallaşıyorum? Neden anılarla bu kadar yakın etkileşim içindeyim? Geçmişte mi yaşıyorum yoksa? Geçmiş benden ne kadar uzakta?
Bazen tavuk yemeği yaparken, yumurta yaparken aklıma geliyor peşinden koştuğumuz tavuklar. O yakalanınca öldürüleceklerinden korkup zikzak çizerek önümüz sıra koşan tavuklar. Köyün en baş temsilcileri. Tavuksuz köy olur mu hiç? Tavuk olan yerde yumurta da olmazsa olmaz. Yediğimiz közlenmiş yumurtalar, haşlanmış yumurtalar, yağda yumurtalar, tereler, maydanozlar, yeşil soğanlar hep birbirini çağırıyorlar. Tavuk bir tarih olup çıkıyor içimden.
Peki tespih desem? Zeytin çekirdeklerini kavurup, kınaya yatırdığımız, günlerce zımparalayıp, pürüzsüz bir tespih tanesi elde etme uğraşlarımız, zeytin yağı kokan ellerimiz geliyor hemen.
Oyuncak araba alırken telden yaptığımız kamyonlar, arabalar geliyor, uzun direksiyonlarıyla peşinden koştuğumuz şahane oyuncaklar.
Küçük bir ark görsem yarıştırdığımız çöpler gelir akan suda. Çamurlardan ocaklar yapıp sap yakardık, bir de tümseklerden aşağı kayganlaştırdığımız topraktan yalınayak yıkıla kalka kaydıklarımız.
Birini sevmek deyince çocuk aklımızla ilk eline dokunduğumuz masum kızlar ve erkekler gelir küçücük. Bizi biz olduğumuz için seven. Görünce gözlerinin içi gülen mahcup. Ayrılıp giderken sessizce boyun eğip talihine küsen kızlar ve erkekler.
Her şeyin masum olmadığı zamanlarda gelir elbet çirkinliğin diz boyu olduğu, birbirimizi kirlettiğimiz. Hayatın bütün oyunlarını birlikte oynayıp yetenek kazandığımız. Geçmiş bizim gölgemizdir. Bizi en yakından takip eder. Bazen büyük görünür gözümüze bizi yıldırır, bazen cesaret verir her şeyi küçük gösterir. Geçmiş yaşanmışlıklarımızdan ve yaşadıklarımızdan ayrı değildir. Biz bir şeyi yaparken geçmişin elleriyle tutarız, geleceğin gözleriyle bakarız. Geçmiş aslında yetersiz bir söylem olarak geçmiştir ama aslında geçmemiştir, bugünün çıktısıdır, bugünün içindedir.
Önemli olan geçmiş deyince ne kadar uzağa baktığınızdır. Ben çok yakınıma bakıyorum. Çünkü her gün olanla olmuş olanlar bir ve bütün bende. Dün yapılanlar hep hatalı olanlar değildiler. Doğru bildiklerimiz ve yanlış bildiklerimizin birlikte var ettiği doğrultuyuz biz. Ama doğru değiliz. Bir ince hayat çizgisini başlangıcından beri düzeltip son noktaya kadar çekmeye çalışan garibanlarız. Ulaşılacak noktayı bilmeden ama bir nokta olduğunu bilerek yaşayan zavallı benlikleriz. Karıncalar bile bizden şanslı. Hiç olmazsa onlar bir son olduğunu bilmeden yapıyorlar yaptıklarını. Biz ise geçmişi alıp geleceğe bağlamakla uğraşan ahmaklarız. Bir sonu olduğunu bilerek sonsuzmuş gibi yaşayabilen gamsızlarız. Midesinin alabileceğinden fazlasına sahip olmak için birbirini yiyen garip mahluklarız. Yüzyıllar önce de böyleydik, şimdi de böyleyiz. Peki söyleyin geçmiş nerede?
Bir karpuzun ateşlediği kıvılcımla alevlenen anılar zinciri mi? Yoksa bir tavuk ve yumurta ikilemi mi? Geçmiş bir günahın ödenemeyen kefareti mi bin yıllardır? Bitmeyen kardeş kavgalarının halen devam etmesini nasıl anlıyorsunuz? Hiçbiri geride kalmıyor. Dinler tarihi şahittir. Ne tanrının sözü ne sözün tanrısı eskiyor ama hayat eskiyor nedense. Belki renklerin solmasındandır zamanın tesiriyle. Ama geçmeyen bir zaman kavramının içinde kendini tüketen şimdiye üzülmek ve önümüze bakmak için kendimizi avutmaktır belki de.
Ama geçmiş sizi hiçbir zaman bırakmaz, yanınızda taşırsınız ilk yardım çantası gibi.

GEÇERKEN ZAMAN

Ağacını kaybetmiş bir yaprak düşüşü benimki
Uzunca bir süre tutunduğum en güzel yerden
Salına salına uçmak boşluğa
Hafif bir rüzgâr öpüyor saçlarımdan
Kuşlar selam vermiyor çığlığıma
Sadece hüzün var içimde sadece hüzün
Kuru ve sert zemine yaklaşırken yüzüm

Her gün görmeye alıştığım yüksekler yok artık
Yok artık başını kaldırıp gülümseyen gözler
Kaygılı bakışlar almış yerini
Üzerime basıp geçecekler belli ki
Kaybetmek biliyorum benimki

Ama yaşadım uzun bir ömrü en yüksek noktada
Dumanlarla yarıştım zaman zaman
Sevdalara tanık oldum en içlilerinden
Gölgemde sevişti aşıklar en mahrem sözleriyle
Az mı geliyor sana bütün bunlar
Öyleyse eğer, yaşa ve gör sende
Tek bir anından bile şikâyet etme.

FOTO

Sevmek diyorum bazen
Su sesi avluda şırıldayan
Cıvıldayan kuş sesi
Çırpınan kanatlarda uzaklaşan
Bıyıkları sararmış bir adamın
Burnundan üflediği duman

Gözlerim yaşarıyor zaman zaman
İçimden hıçkırmak geliyor
Ağlamak adam akıllı durmadan
Kimseye diyemediğim kederimi
Asmak istiyorum kapıda
Ve yatmak istiyorum gözlerinin gölgesine
Buğulu bir akşamüstünde

Susuyor kelimelerim seni görünce
Kendinden utanan köylü kasketinin altında
Bu öyle utanç değil öyle güzel
Sana yetememenin kifayetsizliği

Bak coşku geliyor bir de
Ne zaman bırakıp gitsen beni
Ya da hatırlasan olmadık zaman
Öyle büyüyorum ki kocaman
Kalbim yerinden oynuyor durmadan

Unut diyorum kendime
Sözcükler sağır, duygular kahır
Rasgele anımsanmış bir gölgesin
Yazın sıcağında, öğle uykusunda

Öpmek geliyor içimden
Nereni seçsem bilemiyorum
O kadar değerli ki her yerin
Elimde dünyanın en değerli varlığı
Ve zihnimde hayali
Bu küçük gülümseyen fotoğrafın.

EKMEK

Karanlık sabahlarına ışık vurmayan evlerin
Buz kesmiş zemininden uyuşan bacaklarınıza yayılan sıcaklıktır
Küf, ter ve yoğun deterjan buharıyla yanan genzinizi temizleyen
Sıcak, kahverengi gözlü ve upuzun saçlı
Bir güzelin mis kokusu gibi yayılır içinize
Bütün kötü kokular çekilir
Huysuzluklar ve mutsuzluklar alıp başını gider
Mutluluk girer içeri sabahın seherinde
Güçsüz kollar pasını çözer ilk lokmasını koparırken
Ve işe gidenin ardından özlemenin gölgesi düşer
Akşama baban gelecek telaşıdır birazda
Gazete kağıdının arasında göğsünüzü ısıttığı kadar kabartır da
Ve onu çocuklarınızın önüne koyduğunuz kadar erkekleştirir sizi
Kocaya sokulmanın vesilesidir biraz da nemli yorganın altında
En büyük yemindir çarpması ruhumuzu
Yere düşürmeyiz, öper başımıza koyarız
Ve en büyük değerdir onun parası için harcarız emeği
Doğru yolu gösterir rotası eve götürmenin
Namustur, haysiyet ve şereftir
Yüzlerce kilometreden burnunuzda tüten “sallamanın” yanık kokusudur
Bir barak türküsü gibi
Özlemin, kavuşmanın nemli gözleridir
Yoğurda ve tereyağına ruhunu veren
Babanın mirası, annenin emeği, çocuğun hatırasıdır
Ve bir köyün en önemli macerasıdır ekmek

DOLANIR DURUR

Ben hayata küstüm dostlar ezelden
Yaralı canımı örseler durur
Acemi kalbimi verdim arsıza
Almış ellerine örseler durur

Umuttur yaşatır insan olanı
İnsanı kamilin yoktur yalanı
Vallahi ben sevdim kötü olanı
Bembeyaz alnımı karalar durur

Aşığım sözüm var kendi özüme
Sevdim yalanım yok dursun gözüme
Aldandım sefilin gülen yüzüne
Aklımın içinde dolanır durur

Yeter dursun dünya tükensin acım
Sessizce öleyim budur amacım
Bilirim bulunmaz benim ilacım
Acılar içimde dolanır durur

 

 

BOĞAZİÇİM YANIYOR

Boğaziçim yanıyor bugün
Biber yediğimden midir ne
Sanki gezideyim aklım başımdan gitmiş
Gözüm yukarda
E güneş var, özgür bir gelecek var serde
Neden indireyim gözümü yere
Asla bakmayacağım aşağı
Çünkü biliyorum ezelden beri
İstikbal göklerde

 

BİLMEM Kİ

Belkide aradığımız aşkla sevişmek ve unutmak sonra
Bir başka sayfaya geçerken
Ve özlemle hatırlamak sararan yaprakta kalanları

Belki de sahiplik öldürüyor bizi insanlara ve eşyalara
Ve öldürüyor insanları ve eşyaları
Özgürlüklerinden koparmakla

Belkide kimseye ait değilizdir serseri bir özgürlükte
Sadece seviyoruzdur sıcak bir gülümsemeyi
Ve sıcak bir yatakta şen kahkahalarla kutlamayı

Kimseyi mutlu etmiyoruzdur zorlamakla
Aklımıza estikçe ve arzumuz başını kaldırdıkça
Sıcak bir yuva arıyoruzdur sadece

Gözlerini kapadığında beni görmek istemediğini bilirim
Uyumak veya unutmak için
Bir gün bekleyeceğim baş ucunda ama daha fazla değil
Anlamak için yeter istenmediğimi ve yola çıkmak gerektiğini

Bir yaprağın diğer yaprağa dönüşü bir ömür sürer bazen
Ama sorun etmemeli sevmek kimsenin suçu değil
Sevenin sorumluluğu olabilir ancak
Olgunca çekmek gerek mutlu acısını.

BEN SANA

Ben sana söylerim bütün türkülerimi
Sana yalvarır, senden yardım dilerim
Başka kimseyi veya şeyi değil
Bir tek seni severim kalbim dolusunca

Ben sana koşarım ayaklarım koştukça
Sana susarım kalbim kırıldığında
Sana dolarım, sana boşalırım ömrüm oldukça
Ben senden başka neyim ki içimde sen oldukça

Ben unuturum dünyayı inan
Kutupta buzlar mı erimiş
Yukarda ozon mu delinmiş
Ölenler ölmüş, kalanlar kalmış unuturum
Ben sana yaşarım bu hayatı
Kuşları, böcekleri, bitkileri, havayı
Senin için severim

Sen yoksan nefes alamam her yer oksijen olsa
Duyamam kuşların en güzel şarkılarını
Ne yeşili güzel, ne mavisi denizin
Sen yoksan hayat keder, her günü bayram olsa

 

ASIL MESELE

Ne anlatsam eksik kalır göz değil mesele
Ama gözlerine hastayım iflah olmam
Söz de değil mesele ama sözlerinden bal damlıyor
Bal dudağını öpesim var
Yahu sensin işte içinde olasım var
Büyüyüp, gelişip ölesim var
Hep içinde.

Hep içimde
Sana karşı kıpır kıpır bir şeyler var
Adını koyamadığım
Bakmaya doyamadığım
Belki de gidesim var uzak bir diyara
Tavası tası havası koklayasım var
Aşksam sefası kaçsam cefası
Senden ibaret
Ama sen değilsin mesele
Uykusuz gece

 

8

Mart
En güzel yüzündür
Soğuğun üşüttüğü ellerimi
Isıttığım
Güleç
Anaç
Ve çocuk yüzlü erliğimin
Hıçkırıklarını bastıran
Kazma kürek yaktığım kapından
Hiç umutsuz dönmediği bakışındır
Mart 8 olur 18 olur fark etmez
Ben seni hep 18 gibi sevdim
8’inde bir çocuk yüreğiyle

 

HEY GİDİ

Usul usul yürüyor
Yavaşça sokuluyor sol yanımdan
Güneş almamış daha
Solgun yaprakları dalında
Ve upuzun bir gün bırakmış geride
Yorgun hayattan
Yeşil desem değil sarı desem hiç değil
Belki de usanç kahvesi
Bıkmış sevilmekten

Alı al moru mor
Dövüyor tavında ayrılık ezgisini
Gırtlağında mars kurusu kızıl
Ay çöreği kokusu sinmiş göğsüne
Eti kızamık kokuyor ateşli
Uzaktan geliyor göz yaşlarının uğultusu
Çağlayan bir sevda türküsüyle
Simsiyah göz pınarlarından tüterek

Bir ara yatağıma uzanıyor
Ben yokum
Kırılmış hayalleri tuz buz
Kırıklarında kendini seyrediyor paramparça
Ufalanıyor kendi yazgısında kaderinin
Ve eriyip gidiyor coşkun selinde kederin

Ah sonsuzluğa uğurladım onu
Gözüme işledim suretini
Ve kulaklarımda küpe sesi
Göğsümü okşayıp duruyor nefesi
Eğer bitmesi buysa hayatın
Tutmasın kimse beni.

 

HALA

Artık kartpostallar yok biliyorum
Ama kıyak resimlerle doludur telefonun
Birini güzel bir yazıyla döşeyip gönder bana ne olur
Sevmen şart değil insanlık ölmedi ya
Hatırlanmış olmak mesele
Unutulduğum şu koskoca dünyada

Bir selam gönder geziye gittiğin Bolu Dağı’ndan
Rize’den, Trabzon’dan, Kaz Dağları’ndan
Ya da çocuğunun elinden tutmuş gezerken
Çarşıdan, kahveciden, pastaneden, pazaryerinden
Biliyorum artık selam göndermek yok
Ama merhabalar var halen
Olsun gönder
Ben iyilik anlarım sen merhaba de bana.
Sızan yağmur gibi upuzun saçlarından
“Yaşıyorsan mutluyum yazarım ben de”
Akan gözyaşlarımdan

Artık kavuşmak yok biliyorum
Hem kavuşup da ne olacak
Yaşımızı almışız işte, ölümü kovalıyoruz bak
Şimdi güzel olan hala aynı dünyada yaşamak.

SEN

Sen benim en güzel sözümsün
Adını çok söylememem bundan

Sen benim en ince sızımsın
Kalbime düştüğünde sızlanmam

Sen benim en güzel yüzümsün
Arkana gizlenirim utancımdan

Sen benim en büyük hasretimsin
Kavuşma ümidi hiç olmayan

PİŞMAN DEĞİLİM

Biliyorum diyeceksin
Seni ben tarlada çocukken tanırdım
Elinde yaba, kaba saba halinle
Çita adında bir maymunu taklit ederdin
Şarkı söylerdin avazın çıktığınca

Diyeceksin biliyorum
En görkemli anımda hem de
Gururla yükselirken başım
Yırtık ayakkabımı, kirli gömleğimi
Bir bakışın için neleri verdiğimi

Hayat bu sevdiğim
Ben de buyum biliyorum
İstesem de olamazdım başka biri
Sen sen olduğunca sevilecektin
Oldukça çevrende benim gibi biri
Pişman değilim

MAZİ

Geçmişten bir sestin, bir resim belli belirsiz
Gülüşünde buruşmuş bütün duygular
İsli ekmek ocağının yanı başında
Gözleri yaşlı kadınsın
Hıçkırığı boğazında düğüm düğüm
Peki söyle ne olur, geçer mi bu duygular

Ya ben neden bu kadar üzgünüm
Bu kadar sevmişken beni
Çocukluğumdaki kadınlar
Neden iyileşmiyor içimdeki yaralar

Seni her görüşte ağlıyorum bil
Sende bütün kadınlarını seviyorum
Çocuk dünyamın.
Yüzüne geçmişe bakar gibi bakıyorum hayranlığım ona.
Nasıl topladın bunca şeyi o masum ve hüzünlü yüzünde söyle bana

ÖZLEM

Sen gelmeyince yürümüyor su toprağıma
Aşk diyorsam bir su hikayesi aslında
Sevişmek belkide gece gündüz
Su başında, tepede, ağaçların altında
Gönül istediğince salınmak ulu orta
Öpmek istediğinde öpmek kalçalarından, memelerinden
Gözlerinden, en güzel yerlerinden

Kavuşmak diyorsam her gece her gündüz
Kerem, aslı, leyla, mecnun misali
Hepsi hava, hepsi boş laf
Bünyem seni istiyor, karnıma ağrılar giriyor
Aklım yerinde değil, vücudum almış başını gidiyor
Dur durak bilmeden, kasılıyor, hayaller görüyor
Tenin tenime değmeyince
Terin karışmayınca terime durmayacak bu deprem
Elimde değil
İçimde bir hayvan uluyor olur olmaz
Düşün ben ne yapmalıyım dağın başında, ovanın düzünde
Kışında mevsimlerin, baharında yeşilin, sarısında güzün

Susmuyor içimdeki ses
Çekiyor yularımı hoyrat ve kösnül
Odam desen “kireç tutmuyor kumunu karmayınca
Sevdam desen “baştan gitmiyor sarılıp yatmayınca” misali
Karanlıktayım.

GEÇERKEN ZAMAN

Ağacını kaybetmiş bir yaprak düşüşü benimki
Uzunca bir süre tutunduğum en güzel yerden
Salına salına uçmak boşluğa
Hafif bir rüzgâr öpüyor saçlarımdan
Kuşlar selam vermiyor çığlığıma
Sadece hüzün var içimde sadece hüzün
Kuru ve sert zemine yaklaşırken yüzüm

Her gün görmeye alıştığım yüksekler yok artık
Yok artık başını kaldırıp gülümseyen gözler
Kaygılı bakışlar almış yerini
Üzerime basıp geçecekleri belli ki
Kaybetmek biliyorum benimki

Ama yaşadım uzun bir ömrü en yüksek noktada
Dumanlarla yarıştım zaman zaman
Sevdalara tanık oldum en içlilerinden
Gölgemde sevişti aşıklar en mahrem sözleriyle
Az mı geliyor sana bütün bunlar
Öyleyse eğer, yaşa ve gör sende
Tek bir anından bile şikâyet etme

BEN SANA

Ben sana söylerim bütün türkülerimi
Sana yalvarır, senden yardım dilerim
Başka kimseyi veya şeyi değil
Bir tek seni severim kalbim dolusunca

Ben sana koşarım ayaklarım koştukça
Sana susarım kalbim kırıldığında
Sana dolarım, sana boşalırım ömrüm oldukça
Ben senden başka neyim ki içimde sen oldukça

Ben unuturum dünyayı inan
Kutupta buzlar mı erimiş
Yukarda ozon mu delinmiş
Ölenler ölmüş, kalanlar kalmış unuturum
Ben sana yaşarım bu hayatı
Kuşları, böcekleri, bitkileri, havayı
Senin için severim

Sen yoksan nefes alamam her yer oksijen olsa
Duyamam kuşların en güzel şarkılarını
Ne yeşili güzel, ne mavisi denizin
Sen yoksan hayat keder, her günü bayram olsa

 

KEŞKE

Her şeyin sonlu olduğunu bilmenin kederi bu
Sen yok olacaksın bir gün biliyorum
Keşke ben kaybetsem bundan önce kendimi
Başkasının ellerine bırakmadan
Yok olup gitsem geriye bakmadan

Keşke senin kalbin kırılmasa, hüzün düşmese yüreğine
Beni düşündükçe, hep aydınlık bir sonbahar günü
Veya ilkbahar günü gelse aklına
Keşke sevgimi bir kalıp gibi işleyebilsem kalbine
Ve seni özgür bırakabilsem keşke alabildiğine

Keşke ellerin çiçek demetinden başka bir şey tutmasa
Yüzün tanımasa bir şeyi gülümsemekten başka
Tenin sevgi öpüşlerinden başka bir his bilmese
Ama biliyorum hayat alacak senden hepsini
Çizgili bir derinin altında

 

ÇETİ

Sanki bir delikten geçiyor rüzgar
Alıyor bütün kokuları çocukluğumdan gelen
Sonra katıyor bütün kokularını yılların
En çok da senin, en çok da senin

Çeti kokusu seninkisi
Dikenlerle bezenmiş çevresi
Ve sert bir kabukla
Ne zaman sokakta alsam düşerim peşine
Çocukluğumun yaşanmamış yıllarının
Ve hülyaların

Sen kimsin bilmiyorum aslında
Çetisin, kındıra dikenisin ama gül değil
Sen kaçıp kurtulduğum çocukça korkularımsın
Büyüyünce özel anlamlar kazanan

Hiç kimse uzak kalamıyor çocukluğundan
Aklımız kaybederken kendini
Anılar yitip giderken karanlık dehlizlerde

ANLAMAK

Benim anlamadığım
Neden insan sürekli aynı hatayı yapar
Aynı sonuçları aldığı halde

İnsan insanı tanır mı peki
Anlar mı ya da
Milyonlarca yıldır ne erkek kadını
Ne kadın erkeği anladı ya da tanıdı
Yaşlansalar da aynı yatakta

İnsanın kaderi ya da kederi
Sevememek bir diğerini özgürce
Bir neden bulmaya çalışmak belki de
Sevgiye

Sahip olmaya çalışmak ölesiye her şeye
Ve sonra korkmak kaybetmekten ölesiye
İnsan akıllı değil, duygusal bence
Aklı duygularını anlamlandırıyor sadece

Belki de anlamak
Yola çıkmaktır sadece
Çağrıyı aldığında

 

 

VAR SAY

Ben gittim var say
Gittim ve bitti acılar
Ben susarım ihtiyaç olursa
İstersen şimdi, hiç konuşmam
Alır başımı yaslayamadığım göğsünden
Uzaklara taşırım
Kuru saman alazlarının yandığı
Ağır alevde yakarım
Zaten yanmışım
Sen mutlu olur musun?

Beni bitti var say
Say ki tükensin sayılar
Sana yazılsın en büyükleri ben sıfırı alayım
Küçülmüş göz bebeklerindeki nefret
Kaybolup gitsin
Ben değilim yavrum korkun
Ben hiç olmadım
Ben sadece senin korktuğun
Her şeyin ters yüzüyüm
Sen böyle mutlu musun?

Ben yokum var say
Say ki
Gezip, eğleniyorsun
Sevişip her fırsatta en yakışıklı beylerle
Demleniyorsun
Beni sorma, hayatın güzel olsun
Sakın dönüp bakma geriye
Eğer bakarsan bir kere
Özgürlüğünü tutuyor olacağım ellerimde.
Peki küçüğüm böyle
Sen özgür olur musun?

ZAMANIN RUHU

Arabanın arka camında görününce sıla
İçimde dayanılmaz bir keder
Önemini kaybeder
Birazdan gideceğim yer

Ben hep içi geçmiş
Yüzü gelecek
Hep kaybedecek
Kahırlı bir hayattım

Hüzünle bağlardım ayakkabılarımın bağcıklarını
Yavaş yavaş
Hep kaybettiklerime üzüldüm
Kazanırken güldüğüm

Bu bir lanet belli ki
Olması gerekenler olurken
Günah çıkarıp duruyor insan
İki ayağının üstünde yükselirken

Hata nerde diye soruyorum sürekli
Sanki doğrusu varmış gibi
Oysa huzur nerde diye sormalıyım
Çünkü dünyaya bir kuralla gelmedim

Oysa bazıları ne kadar emin
Güzel olacağına gidecekleri yerin
Büyük bir sevinçle gömüyorlar geçmişi
Çukurunu öyle kazıyorlar derin derin

An diyorlar önemlidir
Şimdi ve burda
Yaprağını sevmek gibi ağacın
Koca bir ormanlıkta
Ya da bir durağı sevmek upuzun yolda

Ben böyle giderim yolda
Bazen önüme bakarım sevinç ve heyecanla
Huzursuz bir merakla
Bazen de yaşlı gözüm hep arkada

KAHPE,ARSIZ ve HOYRAT

Bir gölge takip ediyor beni
Geçtiğim bütün sokaklardan önceki
Durup dinlendiğim etrafını seyrederken
Kederlendiğim gökteki mavi
Kadar çıplak her yerini gördüğüm
Ve hoyrat
Takip demeyelim buna musallat belki
Unuttum dediğim anda çıkıveriyor
En kötü anılarımı sarıyor kendi rengine
Gençliğimin gürül gürül akan nehrine
Kirli bir dereden giriveriyor
Kahpe ve hoyrat
Utanmazca takip ediyor beni
Kalleşçe aldatıyor görmediğim anda
Gördüğümde de müteessir olmuyor zaten
Göğsünün en ücra yerinde bir el
Sevgi sözcükleri söylüyor bana
Arsız ve hoyrat
Bazen gönlüm kayıyor yinede
Gönül koyuyorum kendime
Alçalmış hissediyorum kendimi
Aldatılmış bir de
Ama sevmeyi de öğreniyorum biraz
Çünkü aşk
Kahpe, arsız ve hoyrat
Kimi seçeceğini bilmiyor.

 

HAYATIMIN UNUTULMAZ FOTOGRAFLARI

Bazen sararmış yaprakların ayaklarınızın altına bir halı gibi serildiği yolları anımsarsınız son bahar görüntüsü olarak. O son baharın özel görüntüsü bana hep sonbahar görüntülerine bakma isteği verir. İlkbaharın coşkuyla, fışkırır gibi dallardan taşırdığı yemyeşil yaprakların güzelliğine doyamadan, sararan ve bulunduğu dalı terk eden yaprakların hüzünlü görselliği içimi yakar. Çıplak ve kendini koruyamayan ağaç, örtünemeyen dallar ve çürümeye yüz tutmuş güzellik timsali yapraklar… işte son baharımı ben böyle anımsıyorum. Ve bu fotoğraflara bakarak sonbaharları arka arkaya sıralıyorum. Ayaklarımın altında hışırdayan o güzelliğin dağılırken çıkardığı ses ve aklımda düşsel gerçekliğin kaybolan görüntüsü… (daha&helliip;)

GEÇMİŞİN AYAK İZLERİ

Geçmiş sizden çok uzak değildir. Sadece sessizce takip eder sizi. Çocukluğunuzun iyi ya da kötü yanları, üzüntüleri veya sevinçleri, sevapları ve günahları, doğruları ya da yanlışlarıdır geçmiş. Hayatınızda ne yaparsanız buraya ilaveler yapmış olursunuz. Siz büyüdükçe çocukluğunuzun süresi artar. Geride bıraktığınız her gün çocukluğunuzdur. İleriye attığınız her adım büyüme çabanız olacaktır. Sizin ne olduğunuz çocukluğunuzdadır; ne olacağınız ise ileriye attığınız adımlarınızda gizlidir. Geride bıraktıklarınız tutarlıdır. İleriye attığınız adımlarda tutarsızlıklar olur. Çünkü olmak istediğiniz şeyi çoğunlukla bilemezsiniz. Ona yüklediğiniz anlamdır geleceğiniz. Yaşadıkça gerçek olur ve bazen sizi hayal kırıklıklarına uğratır. Yüklediğiniz anlamlar üzerinden yavaş yavaş veya hızla dökülür. Geriye gerçek kalır. Sıvasız, boyasız, sevimsiz gerçek… Ve gördükleriniz tutarlıdır. Çünkü sizi kontrol eden çocukluğunuzdur. Asla çok uzağa gidemezsiniz. Geleceğinizi birbirine benzer adımlara dönüştürür. Sizi bir arada tutar. Kaybolmuş benliklerin toparlanamayışı bundandır. Kendini bulamaz çünkü. Israrla çok uzağa düşmüştür çocukluğundan. Çocukluğuna duyduğu öfke ve nefret onu kendine yabancılaştırmıştır. Yaşadıklarını sahiplenemez artık. Yalancı bir hayatı yaşadığını düşünmekten, dünyayla sahici bağlar kuramamaktan şikayet eder. Ve bu yalana son vermek için çabalayıp durur. Geçmişiniz sizin takipçinizdir. Ondan kurtulamazsınız. (daha&helliip;)

ÇARPIK GERÇEKLİK

Hayretle sözcüklerin bir insandan diğerine aynı anlamla geçmediğine şahit oluyorum. Söylenen sözün aynı dil kurgusu içinde söylenmesine rağmen anlamlandırma konusunda farklı sonuçlar üretilmesi nasıl izah edilebilir? İletişim döngüsündeki ileten-mesaj-alıcı üçlüsünde bir sorun oluşuyor. İletenin dizgesindeki anlam, iletiye yüklendikten sonra, onun kontrolünden çıkıyor. Alıcı mesajı açtığı anda sanki bir virüs kutusundan boşalmış mikrop ordusu etrafa yayılıyor. Belirgin bir sözcük onlarca anlam kaymasına uğrayarak algıyı dumur eden bir vasfa bürünüyor. Artık ne söyleyen, ne de söylenen olayı kontrol edemiyor.Peki neden böyle bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. Burada şu alıntıya ihtiyaç duyuyorum: “Göstergebilimin temel konusunu oluşturan “gösterge”yi (sign) anlamadan göstergebilimi anlamak imkansızdır. Gösterge, “genel olarak bir başka şeyin yerini alabilecek nitelikte olduğundan kendi dışında bir şey gösteren her türlü nesne, varlık ya da olgudur. Daha geniş bir tanımla, gösterge, insanların bir topluluk yaşamı içinde birbirleriyle anlaşmak amacıyla yarattıkları ve kullandıkları doğal diller (Türkçe, İngilizce, Fransızca vb.), çeşitli jestler (el, kol, baş hareketleri), sağır-dilsiz alfabesi, trafik işaretleri, bazı meslek gruplarında kullanılan flamalar, reklam afişleri, moda, mimarlık düzenlemeleri, yazın, resim, müzik gibi çeşitli birimlerden oluşan ve ses, yazı, görüntü, hareket gibi gereçler vasıtasıyla gerçekleşen dizgelerin oluşturduğu anlamlı bütünün birimleridir. “ (daha&helliip;)

YETER

Şimdi sen kalkıp
Eylemceye gidiyorsun ya
Yüreğin öfke dolu
Bağırdıkça kolların havada
Yerinden edilmişsin
Bütün umutların göç etmiş
Sönmüş gözlerindeki fer
Çocuk ellerin kanıyor
Kahpe terörün avuçlarında
Çıplak ayakların, kalbin kanıyor
Utanıyor bastığın her yer
Yetişkin kalbin yetişemiyor
Acının hızına belki de
Çağdışı dünyayla çağdaş
Ölüm orucu tutuyorsun
Her ramazan
Bayramın yok
Ya da baba diye sığındığın
Örseliyor çocukluk düşlerini
Allah’tan korkmadan
Her şeyden beter
Kaldır başını
Utanma hayat bu değil
Ve insanlık değil bu
Unutacağız birlikte
Unutma bu hoyratlıklar
Geçecek bir gün
Biz kalacağız geride

EY DİYANET GÖREVLİSİ!..

"Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeş kızları, sizi emzirmiş olan (süt) anneleriniz, süt anneden kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz kadınlarınızdan olup, evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Fakat eğer onlarla henüz birleşmemişseniz, o taktirde (onlarla evlenmenizde) sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve sizin sulbünüzden gelen oğullarınızın eşleri (kadınları) ve iki kız kardeşi bir arada (nikâh altında) toplamanız. Geçmişte olanlar hariç. Muhakkak ki, Allah Gafur'dur, Rahîm'dir."(Nisa-23.Ayet)
Burada açık olan haramları şöyle anlıyorum: Anne, kız, hala, teyze, kız kardeşler, yeğenler, süt anneler, süt anne kızları, kayın valideler, cinsel ilişkide bulunulmuş kadınların kızları, gelinler, eşle aynı anda baldızla evlenmek veya cinsel ilişkide bulunmak haramdır.

(daha&helliip;)

Hayır Hepimiz Tecavüzcü Değiliz!

T24'ten Leyla Alp'in "Nasıl Tecavüzcü Olunur?" yazısı harekete geçirdi beni. Duygusal anlarda yapılan muhakeme yanlışları bizi yersiz söylemlere de götürüyor bazen. Ama niyet iyi. Buna bakıyorum. Hayır! Hepimiz tecavüzcü değiliz. Ben kalleşçe bir hınçla, kendinden güçsüz birine zor kullanmaktan yana olmadım; olamam da. Ben erkek olmayı korumak ve kollamak olarak görüyorum.Bir kadına kötü davranan erkeklerin savunucusu olmayı değil, onlarla savaşmayı seçmek gibi bir yetiye ve anlayışa sahibim. Aynı zamanda kadına kötü davranan kadınlara da... Bir insana karşı kabalaşmanın kişiliğimde önemli ölçüde azalmaya neden olduğunu, duygusal ifadelerimi ve hislerimi azalttığını, yaşamı bir kaç kısır kelimenin arkasından (daha&helliip;)

Ne Zaman

Ne zaman yiter anılar
Zaman nasıl silinir anılardan
Her damla kan parmak izidir ölümün
Ve utancın kızıllığını taşır batan gün
Ne zaman unutulur ölümler
Ölüler susar mı cansızken beden
Birini alırsanız tükenir mi ki benden
Ben susarım da suzmaz içimdeki ben
Kan tutar mı Tanrıyı bu kadar ölüm varken
İnsanlık vuruluyor sürekli doğduğu yerden
Anlamadığım şey nedir meselesi insanın
Kendi inandığına mecbur etme gayreti neden
Yalnız yaşayamamanın terörünü
Söküp atamıyoruz içimizden
Kelaynak kuşları gibi yalnızız yine de
Nemrut kadar kötücül ve gaddar
Peki ne zaman biter bu acılar
Ne zaman üstün gelir akıl ve vicdan
Kahpece alınırken yavrularımız elimizden
Ey bizi var eden
Ey kendini yüce gören
Ey karanlığın elleri ve gözleri
Biz yaşıyoruz bildiğimizce hayatı
Çek ellerini üzerimizden.

 

Hayat

Bir film sahnesi kadar kısa bir hayat bu benimki

Ölçülü, herkesin kolay lanet edemeyeceği

Ve hiç şaşırmayacağı kaygılı, kuruntulu

Sığınılmış korkunç köşeleri olan

Kendi cehenneminde sığıntı

Umutsuz çocuk yüzüyle bakan

Gizlenen ama kimse bulamazsa diye korkan (daha&helliip;)

Yazmak Kavgadır

Yazmayı bir kavga olarak da görmek gerek. Çünkü kavganın fiziksel araçlarına sahip olmayanlar için, kavga soyut bir anlam taşır. Edilgin, sessiz, kendi iç çığlığından başkasını önemsemeyen dünyalıların başkalarını anlama çabalarının imkansızlığının bir başka yüzüdür. Anlam arayışını kendi kelimeleriyle yapan, kendi sözlüğünde olmayanı yok ve mantıksız sayan anlayışın, anlayışlı olma çabasıdır. Kavga kendini üstün görenin, görüş açısından aşağılamasıdır karşısındakini. (daha&helliip;)

Çalı

Kuş uçmaz kervan geçmez

Bir yerde dikilmekti

Çalının günahı

Ne zaman rüzgar okşasa tenini

Çiçeğe dururdu dalları

Alıçlar dökerdi yoluna

Kara bir sevdanın.

Bir Değini

Duyarlılık çağımızın en çok harcanan kelimelerinden birisi. Kendisine haksızlık yapıldığına inanan insanların ağzından duyuluyor zaman zaman: "duyarlı olun" diye. Genelde ezik ve zarara uğramış insanların talebi şeklinde tezahür ediyor duyarlılık isteği. Peki duyarlılık gerçekten böyle bir şey midir? Kim ne için isteyecek bunu? Kimden isteyecek? İstenecek bir şey mi? Benim kanaatim duyarlılığın bir yaşama şekli olduğu yönünde. Hayata bakışınız, olayları nereden ve nasıl gördüğünüz, beklentileriniz ve ilgileriniz, zorluklarınız ve kolaylıklarınız, acılarınız ve tatlılarınız duyarlılığınızı belirliyor. (daha&helliip;)

Bir Varmış

Kendinizi bir sokak kadınının gözüyle gördünüz mü hiç? Nasıldır varlığınız onun gözünde acaba?Ücreti ödenmiş aşk gecelerinden geride nasıl bir izsiniz onun yaşamında? Siz duygu kumbaranızda silik yüzler olarak biriktirirken onları bir bir, onlar sizi hangi eşyanın sınırları içinde nasıl muhafaza ediyorlardır acaba? El işi bir camlı sandıkta mı saklıyorlar yüzünüzü, yoksa çürümüş spermlerinizi beklettikleri eski bir prezervatif içinde mi? sizin nasıl bir özelliğiniz var onlarda? Nesiniz? Yaşamdan alınması gereken öç için feda edilmiş bir zavallı kurban mısınız? Yoksa masumiyete hoyratça uzanmış kahpe bir el misiniz? Nesiniz? (daha&helliip;)

Buluşma

Bu farklı bir kavuşma olacak biliyorum. Sen ellerini uzatacaksın bana daha yanıma varmadan birkaç metre uzaktan. Sarılıp tenini koklama ve hasretimi biraz olsun dindirme arzumu orada dondurmuş olacaksın. Gözlerin bir yoklayıp geçecek gözlerimi. Ben senin gözlerine bakamayacağım yine, suçlu bir çocuk gibi. Sesim titreyerek merhaba diyeceğim, ağam nasılsın diyen şen sesine karşılık. Her şeyin farkında olan sen, yaşamımdaki hüznü ve burukluğu yok sayarak konuşmaya ve davranmaya devam edeceksin. Sana karşı güçsüzlüğümün kasvetinden iğrenerek elinin altında sürekli kullandığın bir nesneyi yeniden kullanırken ki rahatlık ve umursamazlıkla kullanacaksın sözlerini. Varlığımı önemsizleştireceksin kafanda. Depreme dayanıksız temelsiz ama gösterişli yapılar gibi, güçlü ve her şeyin yolunda gittiğini söylemeye çalışırken aslında içimdeki çatırtıyı ve çöküşün sesini duyacaksın biraz sonra. Bu ölümcül bir buluşma olacak biliyorum. İçimizden biri ölecek bugün. Ya sen, ya ben, ya da sevgimdeki can... (daha&helliip;)

Gitmek

Bir süredir gitmeyi düşünüyorum buralardan. Gitmenin neler getireceğini değil de nasıl bir duygu olduğunu irdeliyorum nedense.  Yaşayacaklarım gizli bir korku olarak var kafamda ama su yüzüne bir türlü çıkmıyor bu korku.  Her şeyin bundan farklı olacağı düşüncesi alıp götürüyor aklımı. Bundan farklı... nasıl bir fark belli değil. Belki de yerin dibine alıp götürecek bir rezillik. Ama gitmek, kaçmanın başka bir türü. Dayanamadığım bir varoluşu reddetmek belki de. Ama yerine başka bir şey de koyamamak. Yeninin çekiciliği önünde büyülenmek belki biraz da. Ne bileyim hiç tanımadığım bir insanın seni seviyorum demesinin cazibesine kapılmak  da olabilir. Akılsız ve saçmayım bu günler. (daha&helliip;)

Hoşçakal

Bugün çocuklar ile ilgili bir şey yazmak istedim. Can DÜNDAR’IN duyarlılık dolu satırlarını okurken burkuldu durdu içim. Çocukluğumun kırmızı bisikletine binip geçmişe doğru yol almaya başladım birden. Bütün sarı sayfalar canlı yayın ekibini oluşturmuş, üzerime üzerime gelmeye başladı. Çocukluğum; minnet ve hasretle andığım zaman. (daha&helliip;)

Eşyanın Başarısı

Dünyanın işleyişine ilişkin düşünce ileri sürenlerin önemli bir bölümü insanı bilinçli bir varlık olarak diğer canlılardan ve cansızlardan ayırmışlardır. Bir tür düşünebilme ve olayları öngörebilme yeteneği diye de adlandırabileceğimiz bu  ayrıcalık, aslında nesnel bir temele dayanmıyor. İnsan düşünebilen bir canlı. Ama düşünebilmek öngörebilmek ve kestirebilmek; buna göre neredeyse nesnel bir tedbir almak ortak bir özellik olarak öne çıkmıyor akıllı yaratıkta. İnsan görür, bilir ve ot gibi, diğer hayvanlar gibi, hatta taşlar gibi tepkiler verir sonunda.  Eğer herkes aynı nedenlerden aynı sonuçları çıkarsaydı kurallı bir toplum yapısı ve hukuk daha kolay ve başarılı olmaz mıydı? (daha&helliip;)

Bir Bayram Yazısı

Sizin bayramınız daha iyi geçmiştir umarım. Ben her bayram biraz daha umutsuz oluyorum da ondan galiba keyfim kaçık. Sizin bayramınız neşeli ve az sorunlu geçmiş olur inşallah. Bayram, öldürme ve kıyım bayramı gibi aynı. Bir günahın bağışlatılması için tanrıya kurban edilenler yüce ve kutsal varlıklardır. Sizin oğullarınızın diyetini ödeyenleri böyle suçlayıcı ve kindar bir biçimde yok etmeye çalışmanın kendinden nefret etmekle bir ilgisi var mıdır acaba. İbrahim peygamber bunu görüyorsa acaba ne düşünüyor tanrı katından. Ey İsmail’i kesmeyen kutsal bıçak, sen bunca çirkinliğine rağmen İsmail’in hayatını kurtaran kutsal hayvana eziyeti nasıl hoş görür ve nasıl kesersin boynunu. Nasıl bunca insanlık ve kutsallık dışı davranışın sembolü olursun. Kendini ve ne yaptığını bilmezlerin elinde ucuz ve iğrenç bir oyuncak haline nasıl gelirsin? Senin kutsallığın çoktan bitmiş olmalı. Seni ve İsmail’i kutsayan tanrı artık bu konuyu çoktan unutmuş olmalı. Yoksa bunca rezilliğe izin vermezdi. Bunca kötü bir adağı kabule yanaşmaz, elinde bıçak canlı kurbanın bacağını delik deşik eden, boynunda yaralar açan, gözünü çıkaran işkencecilerin kestiği kurbanı kabule yanaşan tanrı yarattıkları arasındaki kuralların ihlaline göz yumarak günahı meşrulaştırmazdı. Katilin bıçağını kutsamazdı. Bu yüzden kırgınım. (daha&helliip;)

Seni Düşündüm

Dün seni düşündüm. Sonbahar yaprakları gibi rengarenk saçın gözlerimin önünde uçuşup durdu. Özlemin koyu bir kahve aroması gibi burnumun direğini sızlatıp geçiverdi. İçimde kırılan cam parçaları soğuğunu kalbime bıçak gibi saplarken, usul usul kanadım kendimden geçene dek. Seni özlemenin buruk tadını aklımın her köşesine işledim gün boyu. Karlı bir Ankara akşamında senin karabasanların doluştu akşamıma. Dün seni düşünürken gece boyunca. (daha&helliip;)

Şans

Bugün şans diye bir konuyu ele almak istiyorum. Şans: fukaranın gelecekteki zenginlik dünyası. Bütün sıkıntıların son bulup, mutlu ve müreffeh bir hayatın başladığı o büyülü dünya... bütün zarların düşeş geldiği yenilgisiz başarılar dünyası. Güç, iktidar, yaratıcılık, zeka gibi insanı insanla karşılaştıran ve bir irtifa tartışması yaratan olguların üstünde ve uzağında yaşamanın erişilmez hülyası. Şans: umudun hayata dönüştüğü beklentisizlik dünyası. Ona bir dünya denemez; o bir cennet diyarı. Şans bu yüzden her kapıyı çalmıyor sanırım. Çünkü cennet herkese vaat edilmemiştir. (daha&helliip;)

Yalnızlık ve Yabancılaşma

İnsanoğlu sürekli bir yabancılaşma ve yalnızlaşma sürecini yaşar. Aslında bu iki süreç de tersine bir işleyiş olarak tezahür eder. Yabancılaşma bütünleşmenin , sürece dahil ve muktedir olmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bütün eylemlerimizde bir sürece, bir eyleme, bir guruba dahil olmak için uğraşırız. kendi gerçekliğimizin bir yerden özgün ve tanınabilir bir detay olarak görülmesini arzularız. Yattığımız yataktan, bindiğimiz otobüse, yediğimiz yemekten, öptüğümüz kadınlara kadar tüm süreçlerde biz kendimizi görmek ve göstermek için çabalar dururuz. Ama sonuç güçlü olanın kalıcı ve görünür olmasından başka bir şey değildir. Tarih bizim izimizi silmeye devam eder. (daha&helliip;)

Kendini Tanımak

Kendimize saygı duymanın en güzel yollarından birisi kendimizi tanımaktan geçer. Bir şeyin nasıl olduğunu bilmeden ona bağlanmak veya ona karşı olmak nasıl mümkün değilse, kendimizi tanımadan saygı duymamız veya nefret etmemiz de mümkün değildir. Peki kendimizi nasıl tanıyacağız? Sanırım en güzel yol olayları yaşarken neler hissettiğimizi sormak ve neden bunları hissettiğimizi anlamaya çalışmaktır. (daha&helliip;)

Ülke Sevgisi

Kızım bugün ülke sevgisini anlatacağım sana. Üzerinde doğduğun ülkeyi neden ve nasıl seveceğini anlatacağım. Dağları, denizleri, ovaları, bağları, bahçeleri ve köyleri ve köylüleriyle ülkemizi neden sevmeliyiz? İşte bunu anlayacağız seninle kızım. (daha&helliip;)

Yazmak

Bir gün şiir geldi içimden. Öyle bir arzu ki anlatamam. Askerdeyim ve yazmak sakıncalı biraz da. Ama yazmalıyım. Yazdım ilk özenli şiirimi. Yıl 1999. /yalnız/ kuşlar/ titrer/ rüzgarda/ diye başlayan. Ama sonra gerisi sökün etti. Durup düşündüğümde, bir soluk aldığımda yıl 2004 olmuştu. Artık elimde yüzün üzerinde şiir olmuştu. Ama kime okutacaksın, kimin fikrini alacaksın? Çevremde hatırı sayılır bir şair yok. Meğer şairler de bir sülaledenmiş. Bir arada yaşar ve birlikte nefes alıp verirlermiş. Kendi yakınlarına önsözler yazar, kendi çevrelerine ön gözler olurlarmış. Onun için anne, baba, oğul, kız yazarlar; gazeteciler, müzisyenler ve tiyatrocular yetişiyormuş. Tamircinin çocuğu tamirci misali. Benim babam çiftçiydi ne yapalım! Ben şair olacaksam şair kızı ve oğullarından çok daha iyi bir şeyle gelmeliydim karşılarına. Daha çok kuş tutmalı, daha çok kuş uçurmalıydım. Öyle düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum. Bir önsöz için kimin kapısını çalsam diye düşünürken. Şiir kapımdan yavaşça dışarı süzülürken. (daha&helliip;)

Senin Kokun

Bazı kokular geçmişten gelir demiştin. Çocukluğumuzun esintilerini dolaştırırlar yüzümüzde. Açık kalmış bir çeşmenin etrafında- yeşermiş yosun kokuları, toprak kokuları dolaşır- ince su arkları üzerinde kurduğumuz kırılgan köprülerin. Sevmelerin çabucak alevlenen ve sönen ısısı vurur yüzümüze. Suçüstü yakalanmaların ürpertisiyle kasılır kalırız. Şefkatli okşayışlara uzattığımız çocuk başımızda- şimdi tek tel saç kalmamış olan-artık terk ediş ve edilişlerin karamsar resimleri dolaşmaktadır. En küçük hüzünlerin üstünde geçmişin hüzün yağmurları dolaşır. Hepsinin gerisinde annemizin sırma saçları, bakımsız ama şefkatli elleri ve iki çeşme misali durmadan yaşlı gözleri gizlidir. Geçmiş omzumuzda taşıdığımız bir azık çuvalı gibi büker belimizi çoğu zaman. Bazen neden çabucak ağladığını düşünürüm. Göz yaşlarını kirpiklerinin ucuna yerleştiren tanrı, gözlerindeki kuyuyu sırf bunun için mi korunaksız ve dört iklim yarattı, bilinmez. Ama bütün derinliklerin gerisinde, yüzeyde kaybettikleri yatar. Her şey değerini zamanın aşındırdıklarından kazanır biraz da... senin değerindeki esas öğe, zamandan aldıklarında yatıyor sanırım. Bir hüzünlü sevmenin kırılmış kanatlarını çarpa çarpa, göğsünde oluşan nakış, senin en ayırt edici özelliğini oluşturuyor. (daha&helliip;)

Dön

Sevgilim,

Bu sana ilk mektubum. Gittiğin yolu bir iplik yumağı gibi sardım içime. Ve hasretinin acılı motifinden hüzünlü kavuşmalar ördüm. Sana olan özlemim bu çileli yalnızlığın kumaşında,bu yaralı dokunuşun dokusunda bir kan lekesi gibi dolaşıp duracak biliyorum. Belki de bir otobüs freninin iç burkucu sesinde tüketecek kendini. Seni çok özlüyorum. Gel. Tüketmeden her şeyi, gel. Aklım sürekli geri geri gidiyor. Yüksek bir tepenin eteğindeki bir apartmanın kot altındaki şirin yuvamızın ahşap kapısından girmeleri hatırlıyorum. Beni hep kapıda karşılamalarını. Gülüşünü. Gül kurusu gülüşünü. İçime yaşam enerjisi olarak ılık ılık akan öpüşlerini anımsıyorum durmadan. Sevilmenin erişilmez göklerinde bir uçurtma özgürlüğüyle dolaştırdığın aşk dolu saatlerimizi düşünüyorum. Senin var edici sevgin olmadan ben bir hiçim bunu anladım. Dön çiçeğim. Bir bahar coşkusuyla dön.

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün benim doğum günüm. Tarihe önemsiz diye düşülmeyen not gibi belirsiz. Doğduğum gün değil, doğum günüm bugün. Bir yabankazı gibi, bir kertenkele, bir ceylan yavrusu gibi günü belli olmayan doğumlardanım ben. Doğarken tarihe not düşülmeyenlerin yaşama düşebilecekleri notları da olmaz diyesim geliyor bazen. Çünkü bir ömrün üstünde kara bulut gibi dolaşan önemsizlik hissiyle başetmek kolay değil.  Takvimlerin bütün yapraklarına aynı mesafe ve merakla bakmayı bilir misiniz? Hepsini de aynı derecede sevip, aynı derecede nefret eder misiniz? Belki hepsi de sizin ama belki de hiçbiri sizin olmayan yapraklar. Yalnızca sonbahar çağrışımlı olan yapraklar. Çünkü hiç birinde başlangıç işareti bulamadığınız yapraklar. (daha&helliip;)

Kızıma

Seni önce sadece bir düşünce olarak benimsedim kızım. Cinsiyetini öğrenmek için hiç acele etmedim aslında. Benim ve annenin ortak ürünü olman bana yetiyordu. Ancak senin bir kız çocuğu olduğunu öğrenince ister istemez belirlenmiş düşünceler geçti içimden. Kıvır kıvır saçların, rengarenk giysilerin, okula gidişin, oyuncaklarınla oynayışın ilk, orta, lise, üniversite çağların düşümde canlanıp durdu. Şimdi gerçeğe döndüm artık. Senin annenin karnında bir canlı insan olduğun fikri gelip oturdu bilincime. Önce sağ ve salim doğman dileği içimi yakıp duruyor. Annen ve sen sağ ve salim olun önce, bunu hep tekrar ediyorum. Sen anneni nasıl yoruyorsun bunu çok geç anlayacaksın biliyorum. Belki anne olunca. Ama ben şahidim kızım, annen senin için ne büyük riskler alıyor, ne yorgunluklar çekiyor. Akşamları rahat uyuyamıyor sekiz aydır. İlk üç ay hep kusup durdu. Sinirliydi durmadan. Ama senin gelişin onun tesellisi oldu hep. (daha&helliip;)

Ben Bugün Birini…

Ben bugün birini öldürdüm. Usulca yatağımdan kalkıp, sakin sakin giyindikten sonra, hiç olmadığım kadar rahat ve huzur içinde çıktım evden. Hayat hafiflemiş, soğuk alnımı serin serin okşuyorken, ben, yıldızlara ve karanlık evlerin siluetlerine dalarak nereye gittiğime hiç bakmadan yönümü bulup, varacağım yere vardım. Kalbim sanki durmuş, soluğum kesilmişti. Ben insan değildim. Yaşayan, nefes alan, nabzı olan bir varlık olmadığımı o an fark ettim. Bir yaşamın ana çizgilerinin nasıl adım adım silindiğini serin kanlılıkla seyrettim. Sakin sakin çıktım merdivenleri. Işığı yakmadım. Zili çalmadım. Açıp kapıyı girdim içeri. Kan yoktu biliyorum, kan yoktu. Herkes mışıl mışıl uyuyordu. Elimi yavaşça cebime attım... Bugün ben birini öldürdüm adım gibi biliyorum. Nefesi kesildi ciğerlerinden. Gözleri yuvasından dışarı uğradı. Şaşırmış gibi bakıyordu hayretle. Bu sen misin diyordu. Sen misin? Kızgın değildi. Korkmuş değildi. Sanki bekliyordu bu sonu. Benden geleceğini. Yavaşça başımı okşadı ve düştü... Ben bugün birini öldürdüm. Yeşil ceviz ağaçlarının gölgesine doyamayan... Yalçın dağların karlı tepelerinden savurduğu bir tohumu. Umutları olan. Yaşamak ve gülmek gibi basit ve özlü umutları olan birini.  Suçlu muyum? Hayır. Asla suçlu değilim. Hayalleri olanın ölmemesi gibi bir gerçek mi var? Ölümü hayalleri olmayanlar mı yaşar? Eğer hayalleri tükenmişler ölseydi, ölüm bu kadar korkulacak bir şey olur muydu? Hiçbir ölüm erken olur muydu o zaman? Hayır! Ben suçlu değilim. Ölümün yolunu değiştirdim sadece. Yüzünü değiştirmedim. (daha&helliip;)

Veda

Anne beni dünyaya getireli kırk dört, bırakıp gideli beş yıl oldu. Sen yaşarken ben hiçbir şey üretemedim. Oysa bütün amacım, senin bende görmek istediklerini sana vermekti. Şimdi de veremediğimi söylemeliyim. Ama senin hiç önemsemediğin bir konuda uğraştığımı söylemek istiyorum sana. Okuduğumu gördükçe, dişlerini sıkıp âlim mi olacaksın derdin kızgınlıkla. Âlim de olamadım anne. Olduğum şey okumayı söktükten sonra, şimdi yazmayı da söktüğümü göstermek sana. Senin kızgınlıklarının temelinde, okumama kızmak yoktu, biliyorum. Sen tarlada ekinler, ahırda koyunlar kuruyup kaldı diye kızıyordun. Benim okumamın, evdeki düzeni bozduğunu fark edip, biraz da köy işleriyle uğraşmamı istiyordun. Olmadı anneciğim. Ben köy işlerini sevemedim. Köyü sevdiğim kadar, işlerini sevemedim. Şimdi her yazdığım şeyin altından oraya ait bir imge çıkıyor. Her benzetmem, her metaforum oraya ait. Onlarla şimdi kitap yazıyorum anne. Belki bir yerlerden duyarsın diye. (daha&helliip;)

Güzelleme

“Onu elinde bulunduranın mertliği müphem oldukça, güzellik bütün erkek kuşların apansız yakalandığı hain bir tuzaktır.” Seni merdivenin başında gördüğüm an aslında kurulu düzenimin yıkılışını da duymuştum içimde. Bana yaklaştıkça kalbimin yerinde sanki huysuz bir kısrak bir o yana bir bu yana koşturup duruyordu. Avuçlarımla yatışsın diye okşadıkça inatla tekmeliyor, ömrümün en uzun dakikasını cehennem bir sıcağa dönüştürüyordu aynı zamanda. Bütün seslerin susup, senin de konuşmadığın o anın, sağır edici karanlık odasındaki tutsaklığım sona erer ermez, kendimi bir su birikintisinin içine atıverdim. Başımdan aşağı dökülen sularla kendime geldiğimde artık yoktun. Varlığın şüpheli alacaklar listesindeki meçhul bir hesap kalemi kadar belirsiz ve sızılıydı. Ve şüpheli olduğu oranda merak uyandırıyor, belirsiz olduğu oranda da cesaret kırıyordu. Bu da içimdeki sızıyı, gittiğim yol boyunca uzatıyor ve inceltiyordu. Ama sızı ne diniyor ne siniyordu. Bu başlangıcı sayılabilirdi bizim hikâyemizin. Sonra bir fırtına gibi, tozu dumana katarak geldin yine. Denizden gelen bu sert ve (daha&helliip;)

İhanet, Liyakat, Sadakat

Ne garip bir anlam dizgesinde yol alıyoruz. Kaç gündür aklımı kurcalayor bu. İhanet,liyakat,sadakat... dostluklarımızı ve düşmanlıklarımızı belirleyen bu kavramların bizimle ilgisi ne kadar ve nereden diye. İhanet. Yazın dünyasının en meşhur ve ilgi çekici konularından. Ahde vefasızlık edilince ortaya çıkan bir düşünce ve eylem biçimi. Yol ve yoldaşa ters düşen tutumlar benimsemek. Gizli filmler çevirmek. Aynı inanışta olduğunu söyleyenlerin,sözbirliği ederek yol alırlarken birden birisinin yoldan çıkıvermesi ve yolun aleyhine işler çevirmesi ihanet olarak algılanır. Oysa yol üstünde o kadar ince yollar vardır ki; kimse sorgulamaz. Genel erkekler dünyasına ait bir kavrammış gibi görünür bu bana. Davaya ihanet,eşine ihanet. Kadın erkek arasındaki ihanet kadına özgüdür genel itibariyle. Çünkü erkeğinki ihanet olarak söylenmez. Aldatma,kandırmaca gibi bir çerçevede ele alınır ve bir özre ihtiyaç duyar bağışlanması için. Ama kadınınki.. dünyayı özür olarak getirseniz de affı mümkün kılamaz. Kadınınki ihanettir. Cezayı gerektirir. Erkeği,aileyi ve toplumu yaralar. Kimse affetmez bu davranışı. Affedenin yeri de kadının yanındadır. Erkeği kadına çevirmek aşağılanmanın en aşağısıdır zaten. Vs.vs. (daha&helliip;)

Kerem

Oğlum, hayat öyle hızla geçiyor ki, bir an durup nefes almak bazen mümkün olmuyor. Seni, zamanı durduramadığımız bu anlardan birinde davet ettik aramıza. Seni tanımıyoruz henüz. Ama sevmeye çok hazırız. Bizim senin hakkında düşündüklerimizi, sen daha doğmadan öğren istiyorum. Çünkü seni umutla, sevgiyle bekliyoruz. Sağlığını sıhhatini çok umursuyoruz. Annenin beli ve sırtı ağrıyor sürekli. Beş aydır düzgün ve düzenli bir uykusu yok. Uyuyamıyor, sadece sırt üstü yatarsa rahat. Senin yerin her geçen gün daraldığı için karnını tekmeleyerek rahatlamak istiyorsun. Kocaman bir karında, kocaman bir çocuk olarak gelişiyorsun. Ayşe Bahar’da bu kadar ağrı ve sancı çekmemişti annen ama sen de canı çok yanıyor. Umarım sağlığın, sıhhatin ve her huyunla bizim huzur dolu dünyamıza katkıda bulunursun oğlum. Çünkü biz seni böyle bir hayata bekliyoruz. Sana vaat edebileceğimiz de bu kadar. Sevgi ve mutluluk verebiliriz bir süre. Gerisini de sen getirirsin artık. Çünkü hayatını güzel kılacak olan sensin. Sen hayata nasıl bakarsan, o da sana onları verecek. Buna emin olabilirsin. (daha&helliip;)

Anlamak

Kim kendi dışındaki bir varlığa bir anlam yükleyebilir hale gelmişse anlamıştır onu biraz. Nihai bir sonuç elde etmek için belirlenimlerinden yola çıkmışsa, biraz deşelemişse onu, anlamaya da başlamıştır. Anlam, yüklenmiş bir şey olmaktan başka nedir ki? Sizin bir şeye, ondan bağımsız olarak, yüklediğiniz yük… ve bu yüklenilmiş olanı, başka birinin eksiksiz olarak indirmesini beklersiniz. Kırmadan, dökmeden; yani eksiltmeden… (daha&helliip;)

Kandırılmış Kadınların Erkek Çocukları

Kaybedilmiş bir geleceğin bahtsız çocuklarıyız biz. Hayat aldanmış bir anne verdi bize; sevgisi hangi terazide tartılsa asla artı vermeyen bir baba. Her anneler gününde babamızın annemizi nasıl kandırdığını düşündüm. Annemizin nasıl, hangi yalanla bu ikiyüzlülüğe inandığını… Oysa dünyanın en iyi babasıydı bizimki! Hangi yalana inanmalıyım? (daha&helliip;)

Ayşe Bahar

Seni bütün korkularımdan fazla sevdim. Böyle geliyorum üstesinden. Açılmış bir yaradan sızan kan gibi azar azar dökülüyorsun içime. İçim acıyor. Sensizliği önceden bilirdim ve bana dokunmazdı hiçbir yerinden. Oysa şimdi tir tir titriyorum senin olmadığın bir dünyada yaşama korkumdan. Sensizlik dayanılmaz zor. Kalbe saplanan bıçak, deriye işlemiş çıban, kaybolmuş kimlik gibi. Belki de yaprağını kaybetmiş bahar... Sensizlik sırtıma çökmüş yoksulluktan daha ağır ve umutsuz. Seni kaybetmek aklımı kaybetmekten daha acı. Bu yüzden seni korkmadan sevmekte zorlanıyorum çiçeğim. Adını bahar koydum ki seni el değmeden sevmek kolay olsun diye. Yaprak yaprak, burcu burcu, çiçek çiçek sevmek için. Seyrine doymak ve içim alabildiğince sevmek için seni. Ellerimde kalan kokunu içime çeke çeke. Seni kıştan çıkmak için özleyen insanlar gibi, özleyerek her an, her dakika, her saat... ve senin varlığından cesaret bularak bütün korkulara göğüs geriyorum. Seni bütün korkularımdan fazla seviyorum bebeğim. (daha&helliip;)

Beyaz

Hayatta iki beyaz vardır

Kar beyazı birisi

Kavağın gölgesi gibi

Diğeri süt beyazı derler

Yüreğin sızısı gibi

Yüzü kaymak,ateş dibi

Ve kız kendisine

Kar beyazı seçti!..

Ah

Her şey tamam

Soğuklar iniyor dağlardan

Çiçekler topluyor göçünü

Sen kapatmışsın kapını gülümseyen bir aşka

Her şey tamam

Olması gerektiği gibi

Ah bir de şu beklenti olmasa.

Aileme

Köhne bir ışıktım
Ölü bir karanlıkta
Söndüm
Sizi bir bir ayırdım elden günden
Sevgisizlikten.
Bütün kederim benim
Bakışlarınızın gölgesinde büyüyen
Sessizlikten.

Anımsama

Bak aklım usulca değiştiriyor yerini
Seni siliyor zamanın kirli eli
Önce yüzün yitiriyor rengini
Sonra gözlerindeki bal rengi
Gülüşün kalmıyor geride
Susuşun kederdir bildim bileli
Karanlık bir köşeden çıkıyor
Soluğumu emiyor geceleri
Gelecek bir ayna gözümde
Küçük bir fotoğraf gibi çerçevesinden geçmiş
Ne vakit önüme baksam
Gülümsüyor karşımda geçmiş.

Ben Böyle

Ben öğrendiğimce yazıyorum abc'yi
Kelimelerden ayna olursa diye
Ruhumun sızılı yerini
Karanlık köşeler kalmış
Ediz beğenmiyor hiç birisini
Şimdi ben öğrendiğimce yazıyorum abc'yi
Konuştuğum gibi geceleri
Gündüzün söylemeye çekindiğim
Yakası açılmış meseleleri
Elif beğenmiyor hiç birisini
Ben öğrendiğimce yazıyorum abc'yi
Yarım şemsiye,tükenmiş kalem,fersiz göz sökün ediyor
Yollarımı alıp alıp doluyorum
Köprüsünü atmış eski sevgilinin boynuna
Birisi beğenmiyor hiç birisini
Şimdi ben öğrendiğimce seviyorum abc'yi
Noktasız virgülsüz seviyorum
Kavgasız gürültüsüz
Yavan kaçtıysa duygularım
Alın bir sözcükte siz koyun tamamlayın
Varsa bir tarafta unuttuğum
Ahmet beğenmiyor hiç birini

Bir Varmış Bir Yokmuş

Karanlık bir fotoğrafa yansıyor yüzün
Açılıyor renkler birer birer
Her yanın gül oluyor sonra
Senden gülüşün kalıyor
Sesin ve kahkahan geride
Yürüyorsun bilmediğim bir sokakta
Yollar daralıyor birer birer
Her taraf yol oluyor  ıssız ve kimsesiz
Gelişin kalıyor
Gittikçe uzaklaşan
Adımlarının gölgesinde
Uykulu bir geceden toplanıyor yüzün
Saçların darmadağın
Sabah ışıyor insanın içine
İçim tenha
Bir duvarında asılı kalmış
Eski bir gülüşün

Bir Yağmur Damlası Mezar

Yaşamak bunca ağırken ve bunca güzel
Kahrolmadan yaşayalım gel ellerini ver
Yerde çiçek,dalda meyve,havada kar
Ve denizler kadar
Serin yaşayalım gel
Yaşıyoruz diye böyle keyif,böyle rezil
Değmesin kimseden nazar
Ölürsek istemiyoruz ne kefen ne toprak
Arzumuz bir yağmur damlası mezar
Bir bulutun sırtında gezelim diyar diyar.

Boşluk

Bütün  yolları denedim
Ayaklarım mı küçük yoksa
Gittiğim yol yüreğimin sancısı kadar yakın
Korkularım yanı başımda
Çiçekler kokladım
Başka çiçek tanımadım mı ben yoksa
Bütün kokladığım hanımeli
Senin leylak kokun başka
İçimdeki sızıyı dinledim
Gittiğim yollar kadar uzun
Çektiğim çile kadar acı
Gördüğüm sevinç kadar eski
Biliyorum mutsuz değilim hayattan
Bütün sıkıntım boşluktan
Kaçırdığım bir şeylerden geride kalan
Hava geçirir boşluktan.

Bu Şehir

Bu şehir senin şehrin
Kollarında nefes bulursun
Seni işine getirir
Evine götürür yollar
Bu şehirde senin geçtiğin caddelere trafik denir
Bütün arka sokaklarda ölüler dolaşır
Hayaletler fink atar
Bu şehirde üç gün otursan evinde
Dışarı çıkmasan yani
Her şey varlığını yitirir
Senin gelişini müjdeler
Işığı açılan yollar
Geçmediğin yollar kesif bir karanlığa bırakır kendini
Şehir her gün yıkılır
Ve yeniden yapılır
Taze güzelliğiyle görünmek için sana
Sen pikniğe çıkmaya gör
Dağ taş çiçekler açar her mevsim
Üstelik ayrılığı,sevdası, muhabbeti
Bütün renkler aynı dili konuşur
Mangalda tüten et,ekmeğe yatan sebze
Bir sevinç bir sevinç
Yenilmenin en güzel öyküsünü anlatır
Bu şehir senin şehrin
İlk düşen çiğ,son düşen yaprak
Çiğnenen toprak,özlenen toprak
Bu şehir senin
Bu, gözlerimi açarsam kaybedeceğim...

Bukağı

Ne yapsan kurtulamazsın
Ense kökündeki nefesten
Uçurduğun bütün kuşlar döner sana
Göğsündeki kafesten
Ne yapsan kurtulamazsın
Yumağı çözülmüş kar ipliğinden
Bütün anıların bungun
İntihar ederler kendiliğinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Yaması sökük düşlerinden
Çilesi dolmuş birkaç yumak
Dokunuverir teğelin boşluğundan
Ne yapsan kurtulamazsın
Kısa bir yaşamın son sözlerinden
Göğsünde bir yarım ezgi
Söylenir durur derinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Hıçkırığa bulanmış gülüşünden
Bir tarlafaresi kılığında
Kemirir durur iliğinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Kaybolur uçuşan teleğinde
Öç alma vakti vurulan kuşların
Ne varsa öpülmüş ibiğinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Zamanın tükettiklerinden
Şimdi açık göğsünde çırpınır
Varolan ikimizden
Ne yapsan kurtulamazsın
Hayat çeker ipini
Uçurtmaya bağlanmış umutların
Bir namlunun ucundaki pimini
Ne yapsan kurtulamazsın
Aşkın imkansız gerçeğinden
Kendi içinde bulduğun gün
Dışına düştüğündür yeniden

Hanımefendi

Hanımefendi biz bu gece
Bir bara takılacağız seninle
İçilmiş bardakları içeceğiz
Okşanmış elleri okşayıp
Barmene bir bira daha söyleyeceğiz
Kurumuş dudaklarımız için
nHanımefendi biz bu gece
Bir bara saklanacağız senin
Yaşanmış anıların tozunu atıp
Bugüne geçeceğiz
Kat edip gözlerimizdeki mesafeleri
Birbirimizi en zayıf yerinden seveceğiz
Kırılmış kalplerimiz için
Hanımefendi biz bu gece
Felekten bir gece çalacağız
Karanlıkta kalanlarımızı
Daha kolay saklayabilmek için
Ve ışık tutabilmek için
Aydınlıkta kalanlarımıza
Günlerin sadece kendi yalanımız olduğunu
Gösterebilmek için
Hanımefendi biz bu gece
Mutlu olacağız seninle
En açık yerinden birbirimizin
İçimize düşeceğiz
Elden ayaktan
Gözden kulaktan vazgeçip
Yek vücut olacağız
Sonra birbirimizi en üryan halimizle
Yeniden doğuracağız
Kirlerimizden arınmak için
Hanımefendi biz bu gece
Çok yol alacağız seninle
Bildiklerimizi arkamıza alıp
Yarına bakacağız
Olunca elmayı yiyip
Gelince kuşları seveceğiz
Açınca çiçekler derleyip
Bakınca göreceğiz birbirimizi
Birbirimizden uzakta belki ama yakın
Özleyeceğiz
Vakti gelince ölmenin öleceğiz
Ama asla üzülmeyeceğiz
Yaşamak varken önümüzde yaşayacağız
Keşke dememek için
Çünkü keşkeler yaşanmamışlık içerir
Biz yaşayacağız.
Hanımefendi biz bu gece seninle
Bol bol sevişeceğiz
Sanırım naz etmeyeceğiz bunca söz üzere
Hadi öyleyse evim yolumuzun üzeri!...

Çukur

Bir çukurum sokağın ortasında
Gizlenmek için herkesin bir defa
Yolunun düştüğü
Ya da bir çukur su dolu
Herkesin bir defa yanlışlıkla
Ayağının düştüğü
Ya da bir çukur derin mi derin
Herkesin yaklaşınca
Yanından dolaştığı
Ya da bir çukur yanağın ortasında
Herkesin bir defa öpünce
Dudağının kamaştığı
Küçük bir çukur.

Değerleme

Üç ekmek ağırlığındasın güzelim
Bütün öğünlerden artırıp
Yarına saklıyorum seni
Krizde muhtaç olurum diye
Ve kuyruğunda bekliyorum
Gece
Konduda
Sıradakiler yerimi kapmasın diye!

Dilek Ağacı

Başında rengarenk umutların uçuştuğu
Bütün dilek ağaçları yalnızdır
Umudun bezini okşayan
Hiçbir el
Dallarını okşamadığı için
Ve bütün dilek ağaçlarının dileği
Bu kadar çaresizliğe tanık olmamaktır
Kendi yalnızlığının yangınında
İçin için yanarken.

Dişim

Ey benim yeri boş kalan dişim
Sıcaklığını üzerimden alıp
Ömrümü yalnızlık kuyusunda
Öksüz bırakan eşim gibi
Sen de erkenden gidince
Kalbim gibi
Ağzım da acıyor şimdi
Bedenimin tavan arasında.

Dulda

Kolundaki saat izinden izledi
Yitik ve duldasız
Zamanı
Çocukluğunun kıraç toprağından
Erişkinliğine uzanan
Esmer bir güzellik yaparak
Düş kırıklarını
Cılız sesine
Bütün uzak yollara
Dökülmüştür
Sevmenin kıtlığından çalınmış
Sevinçleri

Düşünmek

Araya sıkışmış et gibi
Yanıyor canım
Dilim fink atıyor yatağında
Toprağa düşen tohum
Usul usul filizleniyor
Dikişleri sökülüyor yorganın
Buharlaşıyor yağmur
Bulut salınıyor
Yeryüzü çamur
Temizlenmiş diş gibi
Yeşermiş tohum
Doymuş toprak
Aydınlanıyor yüzüm.

Düşünüz

Bir ay gecesi düştünüz
Gönlümün dokunduğunuz yeri
Hala çığlık çığlığa
Düştüğünüz yer kapatmadı izini
Sevgi üzere geldiniz
Geldiğiniz yer günlük güneşlik
Siz perdeleri çektiniz
Susmadı hiç gözleriniz
Bir ara kalabalıktınız
Her şey susmuştu
Siz yoktunuz konuşanların içinde
Gelirken eksiktiniz
Uğultulu bir vadiydim
Yarıp geçtiniz bağrımı
Coşkun bir nehir gibi toprağımı çaldınız
En güzel anıları göğsümde bıraktınız
Yattığım yerde düştünüz
Avuçlarıma düştünüz
Kollarım yana düşerken
Bir ay gecesi aklıma düştünüz

Eğer

Eğer birini itmek isterseniz
Düşünmeden itin onu
İster uçurum, ister kor ateş olsun sonu
Eğer birini çekmek isterseniz
Tereddüt etmeyin çekin onu
İster kör kuyu, ister bataklık olsun yolu
Eğer kendinizi deşmek isterseniz
Düşünmeyin deşin onu
İster kepazelik olsun, ister keşişlik olsun sonu
Eğer kendinizi bulmak isterseniz
Arayın bulun
Düşünmeyin onu bunu.

Kalanlara

Bir gün
Ak güvercin kanadında
Kızıl bir leke gibi
Düşerse perçemim yere
Tatlı yiyin baş ucumda
Ve şarkılar söyleyin
Kavuşmalardan
İsli bir akşamın ilk vakti
Duman üfleyin ardımdan
Titrek çocuk nefesleriyle soğuktan
Bütün kokuları doldurun
Sıcak bir sobanın közlenmiş ateşine
Dokunun baş ucuma ellerinizle
Nerede olursam olayım
Duyarım ben
Bir gün
Bakmaz olun benden yana
Sevdiğiniz bir filme gidin
Yan koltukta elini tutacağınız
Bir sevgiliniz varsa.

Gibi

Sana küçük demeye
Dilim varmıyor
Küçüksün ama
Sandal gemiden ne kadar küçükse
Senin küçüklüğün de öyle
Seni öyle seviyorum ki
Sandal küreği gibi sevgin
Yolumu kaybettiğim denizde.

Giderayak

Ey hayat
Göçmen kuşlar gibi
Her dalının kiracısıydım
Bütün mutluluklarının acısı
Sevmek için bunca yoruldum da
Yorgun kanatlarımda çırpınıp duruyor yine
Yüreğimdeki yolculuk sancısı.

Git Belki

Git belki kurtulursun
Yel değmez, güneş vurmaz
Renkler yer değiştirir
Uçurumlar kapanır
Unutursun
Hiçbir şey izini sürmez olur
Kalın ve karanlık bir boşlukta
Sel yürür izinden
Yıkılmış evlerin içinden
Kimsesiz bir ses olursun
Git belki kurtulursun
Sen unuttukça geçmişi
Hayat koparır bağını
Günler geçer gider
Unutulursun

Gülüm

Saçlarını örme gülüm
Kaç bulut intiharıdır
Anılarında ördeklerin çimdiği
Saçlarını örme gülüm
Gün yüzü görmeyen
Kaçak rüyalarımın emdiği
Tenin çıplak kalır sonra
Görmek için yüzünü
Perçemini aralayamam sonra
Saçlarını örme gülüm
Gözlerini susma gülüm
Göz yaşlarımın aktığı
Bir haziran akşamı
Cırcır böceklerinin sesini çalarım
Bir viyolonsel ağıtını belki
Sustuğun akşamlar
Düşlerim yalnız bir çocuk gibi kalır
Gözlerini susma gülüm
Gitme gülüm
Bütün yollarda yalnızlığını yürürüm
Çöl kumlarında bir akrep gibi
Kendi zehrimden ölürüm
Gitme gülüm
Gençliğimi büyüttüğüm o şehre
Denizinde kokumu bulamazsın-ki kalmamıştır-
Bir telin ucunda
Yüzyıl mahsur kalırım

Gülüm-seyişin

Ah şu gülümseyişin
Giydiriyor çıplak bir hüznü
Hercai güzelliğe
Yırtılmış kederli yüzünü
Bir oğul cenazesinde
Ağıtlanmış ananın
Ah şu gülümseyişin
Bütün rüzgarlara direnç kazanıyor
Dalgalı her bir deniz
Bütün öfkelerim mavi
Bütün sevinçlerim kızıla dönüyor
Ve ıssız dağlarımdan
Bembeyaz bir kuş havalanıyor
Ah şu gülümseyişin
Enlenmiş bir yürek bırakıyor geride
Dönüşsüz bir bilet
Ve iki yolcu bırakıyor
İkisi de kahverengi
Kardeş iki nehir gibi
Ah şu gülümseyişin.

Günebakan Ayçekirdeği

Bir gün karanlık bir gecede
Ay öptü güneşin sevgilisini gizlice
İffetini yitirdiğini düşünen sevgili
Başı önde çıktı güne
İçi coşkun ırmaklar gibi çağlar
Yüzü kızgın toprak gibi
Başını yukarı kaldırmasını söylediler
Tüm çiçekler
Utanmak mı lazım diye sordular üstüne de
Sevmenin utanması mı olur gönül düştüyse birine
Gönlünün gölgesinde ay
Işığında güneş
Bir metres hayatı yaşadı çiçek
Her gün iki sevgiliyi aldı koynuna
Gece başka
Gündüz başka
Birkaç ay alınca koynuna
Soldu yaprakları
İki çizgili tohuma durdu
Siyah ve beyaz
Ardından ağlarken çiçekler
Güneşe aşık
Ayın sevgilisi bu çiçeğe
Günebakanayçekirdeği  dediler
Bütün çiçekler
Birini sevmenin utanacak bir şey olmadığını
Bu dersten öğrendiler.

Hangimiz Kendimiziz?

Hangimiz kendimiziz?
Kendimiz tanımazken kendini
Herkes deniz olmak ister de
Deniz karaya vurur kendini

Hangimiz kendimiziz?
Kendimiz tanımazken kendini
Herkes güneş olmak ister de
Güneş buluta gizler kendini

Hangimiz kendimiziz?
Kendimiz tanımazken kendini
Herkes nehir olmak ister de
Nehir arayıp durur kendini.
Hangimiz kendimiziz?

Hesaplaşma

Bir hesaplaşma başlıyor
Ne zaman elime alsam kalemi
Anılardan kırmızı lekeler kalıyor
Ve intihar sessizliği kaplıyor çevremi
Eksik dişlerinin arasından
Tıslamalı bir ezgi bu şiir
Son türküsünü söyleyen aşığın
Bir deli rüzgarın koynunda
Nasılsa sevdiğine yetişir.

İki Yüz

Çok yürümüş bütün yolcular gibi
Yorgundu senin de yollar
Ama elleri korkaktı
Bütün dönemeçlerini sana soranların
Yaşadığın dünyanın
Ağırdı kirası
Kendi kaldıracağından
Daha ağır değildir yükü
Hiçbir karıncanın
Çıplak pencereleri
Örtmeye yetmez
Hiçbir gitarın telleri
Ve hiçbir ayıp ağır olamaz
Duyar kulak,deri,göz
Duyarsızlığı kadar
Duydum acını inan olsun
Bu yüzden kanar gülüşüm.

İncesu

Zaman her şeyi gizler zulasında
Ve bahar yeni bir evren yaratır yokluktan
Cadde üzerlerinin görkemi habersizdir
Ardındaki müphem ve umarsız yoksulluktan
Sesler ince kıvrımlarına gizlenmiş
Usul usul derine iner
Yorgunluk sarar sıcak bir yorgan gibi
İncesu kapatır gözlerini
Sabah geceden yavaş yavaş soyunur
Kırılganlık artık demir bir zırha bürünmüş
Hayat adaletsiz bir oyundur
Aceleye gelmiş sevişmeleri
Ter kokusunu taşır yorgun dumanlar
Çiçekler akar
Depremden korkan  evlerin arasındaki yokuştan
Boncuğa takılı korkulu nazarlar
Tepeden bakan ezan sesinde buluşur
Ve umut yetiştirir
Kaya diplerinde yetişen
Gün görmemiş çocuklar
Kuyruğu uzun ekmekler bekleyerek
İncesu evleri,
Entarisiz dolaşan fakir mahalle kızıyla
Sonradan görme yosmanın öyküsünü anlatır
Ve deyyus tefeci gibi durur
Tepede görkemli bir apartman
Bir yerde ucu sivri
Kurşun kalem gibi göğe yükselmiş
Dileklerin yazarı minareler
Ve altında çürümüş evlerin
Dileğinde yazılı çareler...
İncesu evleri yaşanmamış bir hayatı gizler
Bağırasım gelir ıssız köşelerde geceleri
Ah ince su evleri
Aralarda  gezinen acemi şair ayakları
Şaşırır kendini.

İnsanlık

Otuz altı yaşım anladım
İnsanlık çok uzak benden
Gelene sevincim çalıntı
Gidene üzülmediğimden
Bir korkudur insan olmak
Üzüntü var, kahır var, kızgınlık var
Elde kürek geziyor kırgınlıklar
Bir gülün kokusuna, çiçeğin sarısına
Yolunu şaşırmak
İnsanlıktan geri kalmak. Anladım.
Otuz altı yaşım anladım
Sevmek var sevilmek var
Ayrılmak var, özlemek var
Alev alev yanmak var
Kutuplarda donmak var
Hatasından dönmek var insanlıkta
Otuz altı yaşım anladım
İnsanlık çok uzak benden
Birisini karşılıksız sevmeden
Gidene üzülmeden
Gelene sevinmeden
Ağlamadan gülmeden
İnsanlık çok uzak benden.

Şimdi

İşte şimdi
Yıldızlar kayıyor gökyüzünden
Çiçekler kıvırıyor yapraklarını güneşe
Sokak köpekleri sahibini arıyor
İşte şimdi
Yoldaşları ürkütülmüş bir kuş
Kendi gölgesinden korkmuş
Arıyor gölgesini
İşte şimdi
Sokaklar denizi yalnızların
Bir martı kopmuş kanadından
Bir kaya başında teleği
İşte şimdi
Kendinden geçmiş bir sevgili
Kaybettiklerini dokuyor mendiline
Yüreğinde elleri.

İzler

Senin geçtiğin yerlerim
Silemiyor izini
Gülüşün kalıyor
Ağaca kazılmış kalp gibi
İçim acıyor
Senin geçtiğin yerlerim
Tanımıyor kendini
Yarınsız kalıyor
Yaşamım bu anda donuyor
Geçmişim ölüyor renginde
Sayrıydı yada değil mühim mi?
Senin geçtiğin yerlerim
Çarpıyor kendini hala
Bazen hızlı bazen yavaş
Her şey dönüyor kendine
Senin geçtiğin yerlerim birtanem
Sarıyor kendini hala
Senin gülüşünün rengine

Kalbim

Bu kaçıncı yalan kalbim
Bu kaçıncı aldanış
Saat dokuz derse yalan
Birine giderse yalan
Kahvaltı ederse yalan
Sevgini severse yalan
Aldan aldan aldan aldan
Bu kaçıncı yalan kalbim
Uçurum kenarı kalbim
Yolların dikeni kalbim.

Ömrüm

Ah düne dönüşü olsa
Uçurum dibine düşen ömrümün
Bütün yolculuklarından dönerim
Yaprağı kımıldamayan gönlümün
Ah düne dönüşü olsa
Sızısı cam kavanozlarda biriken
Havası kaçmış ömrümün
Böyle sevilmedim bir daha
Yüreğe saplanan mermi
Yaraya sürülen köz gibi
Emdiğin yerlerim sancıyor
Çocuğum, sevdiğim, düşmanım
Soluğum, tütünüm, dermanım
Ah düne dönüşü olsa
Duvarı sökülmüş ömrümün
Boyası dökülmüş ömrümün.

Karıma

Artık çocuklar ağlamıyor
Sessizliğimin arka bahçesinde
Güle oynaya resim çiziyorlar
Dört renk, kuşe kağıt
Sen varsın her karesinde
Üzmüyor akşamın kırıcı soğuğu
Şehrin hengamesi, umursamazlığı
Şiir kapımı vurup gitti derken
Geldi penceremden içeri
Senin gülen yüzünle çok geçmeden
Sevmek unutmak geçmişin kötü izlerini
Şimdi daha çok biliyorum
İnsanı küçülten geçmiş savaşlardan kaçması değil
Önündeki savaşlara hazır olmaması
Sevgin kadar geniş olmayı diliyorum
Evde sesin olsun diliyorum
Ocağın üstündeki piliçte
Sıcak yatağımda ve banyo küvetinde
Alışverişte kızıp evde barışmak istiyorum bir de
Sevişmek ağustos sıcağı fıstıkların gölgesinde.
Senin en büyük meziyetin beni sevmek
Seni mutlu görmek ve yazıya dökmek benim de.

Kırgınlık

Bu kadar dokunmazdı belki de
Yaralı bir çocuk görmeseydim düşümde
Belki ayrılıklar normaldir kim bilebilir
Bir anne hasreti olmasaydı içimde
Siz aklınızdan geçenleri söyleyin yine de
Hayra yorun düşleri
Küçük muskalar yazdırın kenar mahallenin birinde
Yaşlı bir amcaya
Bismillah diye başlayan
Ben çoktan gerdim kendimi çarmıha
Çivileri çaktım
Bütün umutlarımı yaktım kırk bir derece ateşte
Bu kadar dokunmazdı biliyorum
Çocuk kalmasaydı çocuklar
Ya da bir yağmur damlası kadar
Az iz bıraksaydı acılar.

Konuştukça

Konuşmayı belledikçe ben
Acılar çekildi yüreğimden
Bana öyle geliyor ki dostlar
Bilemem sizi
Elmayı dalından,üzümü bağından
Atmacayı kanadından
Sözcüklerle vuruyoruz
Ve konuşarak öldürüyoruz
Birbirimizi
Birisini kendi bedenimizden
Yeniden var ederken.

Kuruntu

Ayaklarının usulcacık bıraktığı
İzlerden yürüdüm
Tutundum
Yüreğimin sesine
Kapı önünde bekliyor gülümseyişini
Annesini yitirmiş çocukluğum
Bütün eski umutlarımı yeniledim
Rüyalarımdan uyandım
Soyunup geldim
Elinde eski bir aşkın
Solmuş kokusunu taşıyan
Kapısı sökük kalbinin duldasına
Elleri uzanmaz uzatsa ellerini
Sevse yüreği vurgun
Cüzdanında taşır kalbinden düşürdüğü aşkını
Söker gövermiş ekinlerimi
Her yanı bahar taşkını.

Mikyas

Hiç kimseyi sevmedim bu kadar
Yalnızlaştığım bir sokaktı sevgin
Bütün kuşları ürküten
Güvercin bakışlı çocuktum
Ayaklarım ıslak
Hiç kimseyi sevmedim bu kadar
Tükendiğim kalabalıktı sevgin
Yol açmadım biliyorum
Bütün dikenler benim
Bütün patikalarımda ayakların
Hiç kimseyi sevmedim bu kadar
Özgür bir kuştu yüreğin
Bağlandıkça acıtan
Ben göçmen kuş misali
Güz yaprağımdı sevgin.

Namlu

Silahını sıyırdı kılıfından
Köküne kezzap dökülmüş gül gibi
Ruhuna şeytan girmiş kul gibi
Titredim
Namlunun ucunu
Gözlerime doğrulttu
Bir adım geriye gitmedim
Bu gün gözleri
Bir ömürden güzeldi
Hedefinde olmaktan
Hiç şikayet etmedim

Ondört

Ben ayı
On dördünde de sevdim
Son dördünde de sevdim
Zamana bakmadım
Ve çiçeği
Kelebeği
Potansiyel insanı insandaki
Sevdim
Solar bir gün diye korkmadım
Ne mutlu bana ki
Geride
Zamana ayarlı sevgiler bırakmadım.

Öğrendiklerimdir

Aldanmayı öğrendim
Yaşadıklarımdan
Berrak bir suya uzanmak
Ve soluğunu yitirmekmiş
Çoğu zaman
Aldanmayı öğrendim
Aşklarımdan
Ömrünü adamak
Ve yalnız kalmakmış
Durmadan
Aldanmayı öğrendim
Dostlarımdan
Sürekli sevmek
Ve hiç düşünülmemekmiş
Ahir zaman

Öksüz

Kaç günüm geçti
Şu kapı önünde
Önlüğü yamalı çocuk gibi
Yüreğimde duyarak
Yırtığını acının
Şu kedi gibi sokuldum camına
Neşeli sohbetlerinizin
Buğusuyla ıslanmış camın
Demlenmiş çay kokusuna
Bir güvercin gibi tünedim
Deniz feneri gözlerinizin
Önü aydınlık çatısına
Sızdırdığı sularda
Yaralarımı sarmak için
Islak yollarınızın
Dehlizlerinden
Bir geçimlik geçmedim
Kapı ağzında uyanmış
Ağlayan çocuktum ben.

Ömrüm

Takvimine tutunamayan günler gibiyim
Yaprağım düşüyor avuçlarımdan
Yaşandığı belli olmayan bir tarihin ortasındayım
Önüm arkam sağım solum yitik zaman
Varlığı belirsiz deniz kuşuyum
Denizim kuruyor kanatlarımdan
Dümeni boş bir yelkenlinin ardından
Kayboldum
Bütün yönlerim sütliman
Ömrüm otuz beş rakamının önünde
Koşup duruyor
Şüpheliyim varlığından.

Öznesini Arayan Şiir

Herkes kendisi kadar küçükhanım
Ne dünya daha büyük
Ne işler daha önemli
Herkes yaptığı kadar
Üç öğün diye bir şey yok
Aklından geçtiği kadar öğün
Ve ay altında tuttuğun el
Elini tutmuştur o kadar
Herkes kendisi kadar küçükhanım
Herkes kendisi kadar
Yollar uzun değil aslından
Korkularla çarpımı kadar
Uzar muhayyilede biraz
Her el bildiğini yazar
Ve bütün yaralardan aynı tarz
Kızılca bir kan sızar
Ne kimse uzar
Ne de kısalır zaman
Herkes kendisi kadar hanımım
Herkes kendisi kadar.

Papatya

Sevmiyor yaprakları olmayan
Solgun bir papatya oluyorsun
Yerde ayak izlerin üst üste
Seviyor yaprakların tedirgin
Saklayacak şey arıyorlar
Utanmış yüzlerini
Bir fal nöbetinden geride
Güneşi kararmış çöl oluyorsun
Bedevi seslerinden uzak
Bütün yolların sahipsiz
İzsiz bir ayak
Dolaşıp duruyor yüzünde

Sen Susunca

Sen susunca
Kapıları kilitleniyor gönlümün
Ömrüm bir gününü görmüyor
Sen gidince
Umudu tükeniyor kavuşmaların
Ömrüm yorgun düşüyor koşuşmalardan
Sen susunca
Kelimeler yitiriyor sevincini
Karanlık basıyor her günümü

Senin Geçtiğin

Senin geçtiğin yerlerim
Silemiyor izini
Gülüşün kalıyor
Ağaca kazılmış kalp gibi
İçim acıyor
Senin geçtiğin yerlerim
Tanımıyor kendini
Yarınsız kalıyor
Yaşamım bu anda donuyor
Geçmişim ölüyor renginde
Sayrıydı ya da değil mühim mi
Senin geçtiğin yerlerim
Çarpıyor kendini hala
Bazen hızlı bazen yavaş
Her şey dönüyor kendine
Senin geçtiğin yerlerim bir tanem
Sarıyor kendini hala
Senin gülüşünün rengine

Gidişin

Senin gidişin ömrümü buruşuk bir kağıt yapıyor
Nerede olduğu önemli olmayan
Kirli ve önemsiz yapıyor
Yaşamak isteğimi yoldan çeviriyor
Senin gidişin kahredici bir sessizliğe dönüşüyor
Gülmenin kahkahalı yerinde
Hüzünlü ve kederli yapıyor her şeyi
Duvarları kaplıyor yırtılmış sarı bir duvar kağıdı gibi
Senin gidişin baharı ağaç dallarından topluyor
En hayat yerinden vuruyor yaprağı
Duman ve is yapıveriyor
Yıkılmış bir ocağın taşları gibi kirli ve genzi yakan bir koku bırakıyor
Lezzet duygusunu yok ediyor senin gidişin

Seninki Abi Sevgisi

Kardeş seninki abi sevgisi
Sessiz bir türkü benimkisi
Uzun hava, telli turna
Bir kanadında
Kırık bir kız kardeş
Bir kanadında
Yarım sağlık bir ana
Kimi sevmeli bilmem ki
Bütün ayrılıklar yorar beni
Hepinizi yüreğime koyup
Issız bir toprakta sessizce ölmeli
Sizsizlik asla bulmamalı beni
Şehvetli bir sevişmenin kucağında
Ah anne güneşte çekmiş bir gömlek gibi
Küçülmüş bir fotoğrafsın
Kaygım mukadderse, mevsim sonbaharı ömrümün
Münevver ılık bir hasret eğitmeni
Nerik kıskanç ayrılık zamanı
Yeşertirken en nadide gülleri
Evimizin gülayları
Şimdi bir nefes sıhhat arar
Sultan Süleyman
Gül güllü gül
Diye ağlarım burada ben
Sizi bir kağıt gemiye doldurup
Yüreğimin ırmaklarına saldım
Yüzdükçe geminiz siz
Battığı yerde ben ıslandım.

Şair Kim?

Ben şairim
Hiç şiir okumayan.
Şiir yazamaz bence
İçinde şiiri olmayan
Ne vakit elime kalemi alsam
Önce üşüşür eskiler
Onların diliyle yazarım bir süre
Sonra siler hepsini benimkiler
Savaşmağa başlar olanla
Olması gerekenler(!)
Ben şairim
İçimde kendi denizim
Kendi balığım
Kendi dağlarım
Kendi çağlarım var
Bir an olur ki içimde
Dar gelir bütün zamanlar
Adını koymaya çalışır akıllı bazı kişiler
Onların kılıcıyla vurur şiiri
Bazen akıllı kişiler
Oysa ok ve yay
Hedef  ve zay aynı şey
Sizde varsa vurulacak şey
Herkes aynı yoldan yürümez
Yürüyemez de
Bazen patikadan yürür insan , sever de
Patika yok! diyenden bir şey beklenmez
Ben şiirim
Dizeyim, beyitim, dörtlüğüm
Şiir nedir denince olur da
Tutuyor bazen götlüğüm
Naif yerinden öptüğüm!

Şehla

Sen sıcacık kalbini sevdiğim çocuk
Şehla gözlerinde biriken acı çığlık
Balkıyıp durdukça yüreğinde
Her denizde ölüyor bir balık
Elinde kör bir kılıç
Kaderin huysuz atına binip
Mevsimsiz harmanlar savurdun
Yurdun zamansız bilinç
Haydar’ın sokağı gibisin
Sevdiğin çocuklar üstünde
Eskimiş oluyor yüzleri ve geç
Seni fark ettiklerinde.

Tarih

Solmuş bir öpücüğün
Dudakta bıraktığı
Buruk tattır tarih
Geçilen yolların
Keskin virajlarına
Aşina olmaktır tarih
Yarına açılan kapının
Dört eşit vidasından
Paslanmış olandır tarih

Ülkeme

Kara-kollarında büyüttüğün çocuklar
Alınlarında bir leke gibi taşırlar adını
Nasırlı ellerinin ağırlığını
Hasat zamanından biliriz
Bütün körpe fidanlarını
Yaralarken parmakların
Ateşin uygarlığa değil
Barbarlığa yanar senin
Ey yaşam vergisi ağır ülkem
Katma değerini
Bana
Ödettin temerrüt faiziyle
Artık ışıklarım sönük
Yollarım ıssız
Leşimi kollarında taşıma istemem
Ağrılı bir dağın başından
Rüzgar savursun küllerimi
Yedi düvele.

Yalnız Kuşlar

Yalnız
Kuşlar
Titrer
Rüzgarda
Tünedikleri
Dal
Dulda
Olmayınca
Bütün
Trenler
Yalnızlığa
Gider
Peronda
Gülümsek
Bir
Yüz
Olmayınca
Işıklar
Matem
Yanar
Şen
Yüzlere
Şavkı
Vurmayınca
Elim
Cebimi
Deler
Parmaklarım
Derisini
Yüzer
Bir
Elin
Sıcağı
Üstünde
Olmayınca.

Yalnızım

Yalnızım
Şıpıdık terliklerinle
Sesimi götürdüğünden beri
Gecenin koynunda
Bir söğüt ağacı kadar
Yalnızım
Güleç yüzünle
Bütün güvenimi aldattığından beri
Bir tepe başında
Çatısı sökülmüş ziyaret gibi
Yalnızım
Sessizliğimin duvarlarında
Yankılanıyor sesin
Varlığının celladı
Anıt mezarına kilitledi kendini
Yalnızım
Kanıyor yaptığın işkence izleri
Varlığın bir kez öldürdü
Bin kez öldürüyor
Varlığının izleri

Sen

Sen benim kuş tüyü yastığımsın
Başımın özlediği ve ömrümün gözleri kapalı
Akıp geçtiği
Mutluluğumun sürmeli bakışısın
Ela hüzünler ve keyifler derdiği mavi
İnce belli bardağısın çay kokulu düşlerimin
Örgülü saçları hasret rüzgarlarımın
Sen benim ağrıyan dişimsin
Yalnız geçilen sokaklarımın
Kaval üfleyen dilencisi
Ezgilerin kıvrımlı ritminde
İnce bir sızısın

Yollar

Her yol
Boynu bükük bir ezgidir
Çağırır umudun kırık havasını
Güneş yanığı yüzüyle
Götürür gölgesini sürükleyen
Arayış içindeki insanı
Siz uzaklaşırsınız bir yerden
Kederden bunaldıysanız eğer
Ben yaklaşırım bunalım bir kedere
Çünkü dönerim bir göbekten
Her sefer başladığım yere.

Yalan

Bu ağaçlar yalan yere
Boşuna aramaktayım biliyorum
İçimdeki çöl sıcağına gölge
Yeni susmuş bir hıçkırık gibiyim
Yumuşacık sarılmış kazağınla
Bembeyaz boynunda
Kırlangıç sesleri geçer üstümden
Bir kervan yürür soluk soluğa
İlişilmeyen bir serabım aslında
Göğsümde attığını duymazsam kalbinin
Döndüğünü bilirim geriye kırmızının
Ve yokladığını içimi bir sızının

Yaşam Şeklimiz

Biz bir yere varmayacağız
Muhtemelen kaybolmayacağız
Yolsuz kalmayacağız ,rüşvet almayacağız
Acele edip yorulmayacağız
Bir çim tohumu gibi bazen ayak altında
Bazen dağ başlarındaYaşayıp duracağız
Aldığımız nefesten dolayı da
Kimseye borçlu kalmayacağız.

Küçüksün

Küçüksün
Avuçların kaybolur ellerimde
Ve hüzünlü nota olursun
En güzel aşk şarkısının orta yerinde
Küçüksün
Bir çiçek yaprağı kadar
Sabah rengarenk açarsın
Solar tüm renklerin akşama kadar
Küçüksün
Akşamlar korkutur seni
Gözyaşların alır götürür
Bütün sevinçleriyle koca evreni
Küçüksün
Sözler büyük kalıyor
Kapkaranlık kafamda
Tüm sesler kayboluyor
Ve küçüksün
Talih tarihten ne kadar küçükse

Talih Kuşu

“Sen beni hep batağa düşürüyorsun
Başkası gelip kurtarıyor”
Yanında yalnız bir gülüş taşıyor
İçinde sessiz bir keder
Kim olmuş sebep ya da ne
Ne fark eder
Çantasında eski bir telefon taşıyor
Ve çiziktirilmiş bir defter
Ne yazılmış, ne söylenmiş
Ne fark eder
Verdiği bütün sözlerden dönüyor
En yaklaştığı anda kendinden kaçıyor
Kader
Anlamışsın ya da anlamamış
Ne fark eder.

Barak Uzun Hava

Şemen kara yağız bir oğlan
Buğday yanığı teniyle başak başak saçları
Güney doğu sıcağı kurak bakışları
Issız ve kimsesiz
Ama dağ değil yükseği
Geyik avlamıyor koyun yayıyor ovada
Kaval çalmıyor, uzun bir hava okuyor yüceden
Gırtlağında düğümlenmiş aşkı
Elindeki sopaya işliyor
Hava dingin
Yel esmiyor
Kuş uçmuyor
Köpek havlamıyor
Uçak geçmiyor
Her şey bu yokluktan besleniyor yirmi birinci yüzyılda bu ovada.
Nazlı kurak iklim rüzgârına tutulmuş yüzünde
Sessiz bir aşkı çürütüyor usul usul
Döndüğü halaylar gibi yavaş
Yollar gibi uzun
Ve kısmeti gibi yoksul bir kız
Yüzük kadar küçücük bir ağız
Sanki sözler sığmayacakmış gibi duruyor
Oysa en güzel sözler bu ağızdan çıkıyor
Çıktığı an ovaya
Yılkı gibi dört bir yanı sarıyor
Ve Şemen’i buluyor
Şemen deli
Şemen mecnun ve divane oluyor
Yerinde duramıyor
Nazlı’ya varamıyor
Bir uzun yol boyunca ağıt halay oluyor,
Halay ağıt oluyor
Dolam dolam poşu
Dolam dolam keçik
Dolam dolam zıbın, köynek oluyor
Kör bir karanlıkta kendi zindanında
Sahipsiz bir köpek gibi uluyor.
Ovanın düzünde
İyinin öteki yüzünde
Topal bir çakal yatar
Adı Ali
Gözleri kuytu ve derin
Serin bir asmanın altında
Zengin
Kibirli ve kıskanç
Zalim
Gözünde nazlı bir hayal
O gözler kamçı kamçı
Çakmak çakmak
Yaş yok
Sanki ovanın kurağı düşmüş içine
Yalım yalım yanıyor
Kimse yanında duramıyor
Ali fesat
Ali hain
Kendi adına zalim
Aman bilmez bir Arap Beyi.
Koçero’nun Gülay bir sabah bağın teveğine sarılı
Ucu yanık bir mektup bulur
Ve açar okur
Küçük bir sitem vardır
“Karşıdan geliyor bir çift maraba
Yıkıldı hanemiz kaldı haraba
Anan seni verdi bir dil bilmez araba
Kurbanlar keserim de geldiğin gece
Gelemez miydin gelemez miydin?
Tama ben de seni sevdim diyemez miydin?”
Birden bağ ayaklanır
Rüzgâr çıkar
Tozu dumana katar
Göz gözü görmez olur
Ama Gülay mektubu bırakmaz
Kendi yolunu bulur
Ve Koçero ’ya verir.
Kaç keçi, kaç koyun görür bilinmez ama
Koçero önünde bir sürüyü kişler gibi hızlı
Bir sürüyü gözler gibi sinik
Ve bir sivrisinek gibi kaçak
Doğru Topal’a koşar.
Gün batmadan ovayı bir karanlık kaplar
Çılgın
Belirsiz ve öfkeli karanlık
Önce havaya
Sonra yuvaya
Ve sonra yüreklere yayılır
Korkunç bir çığlıkla Topal Ali bayılır.
Kimse ne olduğunu anlamadan sorgulamalar başlar
Önce en yakın arkadaşlar
Sonra yolda yolakta yoldaşlar
Sonra herkes birbirine sorar
Ama cevap derin bir sessizlikte
Önemini yitirir
Hayat yeniden eski ritmine döner ve yavaşlar.
Nazlı bir selvi gibi ovanın güzelliği
Kendi geleceğinin kederli hüznünde
Rengini kaybeder
Ve keder bulaşıcı bir hastalık gibi
Tüm ovaya nüfuz eder.
Şemen bir ayin gibi her gün tekrarladığı
Nazlı’ya mektuplarını yazmaya devam eder
Ama kalbinin en kuytu yerinde korku
İnce bir sızı olmuş
Bağlamanın telinden süzülür ılgıt ılgıt
Zılgıt zılgıt haykırır Şemen
Ve Nazlı’nın duyduğuna kanaat getirince
Susuverir hemen.
Çünkü nazlı korkunç bir kadere
Ve sonsuz bir kedere yelken açmıştır
Kendi gölgesinden korkar olmuştur
Kendi kusuru olmayan bir bela
Gelip Nazlı’yı vurmuştur.
Babası bağ bozumu vakti
Verir kararını
Sanki her tevekten öcünü alır gibi
Salkım salkım satar Nazlı’yı
Tane tane satar
Henüz yeni terlemiş memeleriyle
Süt kokusu çıkmamış ağzıyla
Sigara ve kül kokan
Aksak ritim bir halayın başı
İblise
Topal Ali’ye
Satar.
Nazlı bir ceylan gibi
Sessiz bir tevazuuyla karşılar
Babasının kararını
Kapar ömrünün bu yarım kalmış ilkbaharını
Kadın olmanın zorunlu nöbetine
İlk eğitimini alır.
İliklerine kadar soğuk
Karanlık bir pınardan oluk oluk akan su
Kalbinin üzerindeki ateşi kaplar.
Şemen bağlamanın telinde bir nağmedir artık
Hasret türkülerinde mecnun
Sevdada kara
Yüreğinde onulmaz bir yaradır.
“Kimim ben hatırlat bana
Kendimle tanıştır beni
Nasıl yalvarayım sana
Lisan ver konuştur beni
Ömrüme ermeden zeval
Geçen günler oldu hayal
İçime bir güzellik sal
Küskünüm barıştır beni”
Şemen böyle söylüyordu artık
Bağlamasına yüklenip
Sema bu kadar kedere başkaldırıp
Kendi töresini bozuyor
Temmuzun sıcağında dolu
Ağustosta boran oluyordu
Ama acı olduğu yerde duruyordu.
Eylül ayının sarı yaprakları takvimden düşerken
Düğün hazırlıkları başlar köyde
Nazlı kendi kaderine düğüm olan bağda
Son bozumunu yaparken
Bir çirtik üzüme buladığı zehri içiverir.
Hayat sessiz ve geride kalan bir tarihtir artık
Acılar ondan uzaklaşırken
Töre kendini tüketir.
Son kalan canını da böyle verir toprağa.
Çırpınmaz
Sarılır
Öper o süt kokan ağzıyla
Ve gelinliğini beyazın kiri gölgeleyen parlağından değil
Toprağın her şeyi kabul eden kırmızısından seçer.
Ve o an kendinden geçer.
Şemen haberi alınca
Susar
Durur
Oturur
En güzel duygularını yüklediği tellerden birini alır
Boğazına bağlar, ince bir kan sızar göğsünde Nazlı’nın olduğu yere doğru
Tam kalbinin üstünde donup kalır
Artık bağlama öksüz
Türküler sözsüzdür
İnce bir iniltinin eşliğinde
Nazlı diyebilir
Ve koca bir ömre bedel aşk
Oracıkta yenilir.
Topal Ali kurşun atar havaya
Öfke ve hayal kırıklığının sesi o kadar yüksektir ki
Kulaklar sağır
Yürekler suskundur
Atılan kurşunlardan biri
Ali’yi diğer bacağından vurur.
Barak bu hüzün ve kederin
En derin
En narin havasını
Hala anlatıp durur.

Kayıp

Upuzun vagonlar geçer yanımdan
Kalın anlaşılmamışlıklardan kaçan.
Ses geçirmeyen camlardan yansıyan
Sadece insanlardır
Gazete okuyan, soluyan
Büyük olduğunu boş koltuk kalmayınca anımsayan
İnsanlar
Zırha zırh dolu
Hınca hınç boş vagonlarda
Upuzun geceler çöker üstüme
Üstü yıldız altı ıslak yorgan
El değmemiş uykularım kaçar bir yerinden
Sökülür gelecek güne güvenin bütün taşları
Yaşadığım An-karadır
Ve kaçacak başka şehir yoktur
Çünkü bütün şehirler kaybetmişlerdir tenha sokaklarını
Karanlık köşe başlarının mütecaviz
Yasal boşluğuna.
Aydınlık günler de doğar üstümüze
Elde hiçbir şey bırakmayan geceden
Hayat ipini koparır bazen
Umut ansızın gelir
Temelsizdir
Yeni açan bir yaprakla yeşerir
Bir maganda kurşunuyla son bulur
Upuzun vagonlar geçer önümden
Kimliksiz ve kimsesiz bir kaybolmuşluktan gelen.