VAR SAY

Ben gittim var say
Gittim ve bitti acılar
Ben susarım ihtiyaç olursa
İstersen şimdi, hiç konuşmam
Alır başımı yaslayamadığım göğsünden
Uzaklara taşırım
Kuru saman alazlarının yandığı
Ağır alevde yakarım
Zaten yanmışım
Sen mutlu olur musun?

Beni bitti var say
Say ki tükensin sayılar
Sana yazılsın en büyükleri ben sıfırı alayım
Küçülmüş göz bebeklerindeki nefret
Kaybolup gitsin
Ben değilim yavrum korkun
Ben hiç olmadım
Ben sadece senin korktuğun
Her şeyin ters yüzüyüm
Sen böyle mutlu musun?

Ben yokum var say
Say ki
Gezip, eğleniyorsun
Sevişip her fırsatta en yakışıklı beylerle
Demleniyorsun
Beni sorma, hayatın güzel olsun
Sakın dönüp bakma geriye
Eğer bakarsan bir kere
Özgürlüğünü tutuyor olacağım ellerimde.
Peki küçüğüm böyle
Sen özgür olur musun?

ZAMANIN RUHU(M)

Arabanın arka camında görününce sıla
İçimde dayanılmaz bir keder
Önemini kaybeder
Birazdan gideceğim yer

Ben hep içi geçmiş
Yüzü gelecek
Hep kaybedecek
Kahırlı bir hayattım

Hüzünle bağlardım ayakkabılarımın bağcıklarını
Yavaş yavaş
Hep kaybettiklerime üzüldüm
Kazanırken güldüğüm

Bu bir lanet belli ki
Olması gerekenler olurken
Günah çıkarıp duruyor insan
İki ayağının üstünde yükselirken

Hata nerde diye soruyorum sürekli
Sanki doğrusu varmış gibi
Oysa huzur nerde diye sormalıyım
Çünkü dünyaya bir kuralla gelmedim

Oysa bazıları ne kadar emin
Güzel olacağına gidecekleri yerin
Büyük bir sevinçle gömüyorlar geçmişi
Çukurunu öyle kazıyorlar derin derin

An diyorlar önemlidir
Şimdi ve burda
Yaprağını sevmek gibi ağacın
Koca bir ormanlıkta
Ya da bir durağı sevmek upuzun yolda

Ben böyle giderim yolda
Bazen önüme bakarım sevinç ve heyecanla
Huzursuz bir merakla
Bazen de yaşlı gözüm hep arkada

KAHPE,ARSIZ ve HOYRAT

Bir gölge takip ediyor beni

Geçtiğim bütün sokaklardan önceki

Durup dinlendiğim etrafını seyrederken

Kederlendiğim gökteki mavi

Kadar çıplak her yerini gördüğüm

Ve hoyrat

Takip demeyelim buna musallat belki

Unuttum dediğim anda çıkıveriyor

En kötü anılarımı sarıyor kendi rengine

Gençliğimin gürül gürül akan nehrine

Kirli bir dereden giriveriyor

Kahpe ve hoyrat

Utanmazca takip ediyor beni

Kalleşçe aldatıyor görmediğim anda

Gördüğümde de müteessir olmuyor zaten

Göğsünün en ücra yerinde bir el

Sevgi sözcükleri söylüyor bana

Arsız ve hoyrat

Bazen gönlüm kayıyor yinede

Gönül koyuyorum kendime

Alçalmış hissediyorum kendimi

Aldatılmış bir de

Ama sevmeyi de öğreniyorum biraz

Çünkü aşk

Kahpe, arsız ve hoyrat

Kimi seçeceğini bilmiyor.

HAYATIMIN UNUTULMAZ FOTOGRAFLARI

Bazen sararmış yaprakların ayaklarınızın altına bir halı gibi serildiği yolları anımsarsınız son bahar görüntüsü olarak. O son baharın özel görüntüsü bana hep sonbahar görüntülerine bakma isteği verir. İlkbaharın coşkuyla, fışkırır gibi dallardan taşırdığı yemyeşil yaprakların güzelliğine doyamadan, sararan ve bulunduğu dalı terk eden yaprakların hüzünlü görselliği içimi yakar. Çıplak ve kendini koruyamayan ağaç, örtünemeyen dallar ve çürümeye yüz tutmuş güzellik timsali yapraklar… işte son baharımı ben böyle anımsıyorum. Ve bu fotoğraflara bakarak sonbaharları arka arkaya sıralıyorum. Ayaklarımın altında hışırdayan o güzelliğin dağılırken çıkardığı ses ve aklımda düşsel gerçekliğin kaybolan görüntüsü… (daha&helliip;)

GEÇMİŞİN AYAK İZLERİ

Geçmiş sizden çok uzak değildir. Sadece sessizce takip eder sizi. Çocukluğunuzun iyi ya da kötü yanları, üzüntüleri veya sevinçleri, sevapları ve günahları, doğruları ya da yanlışlarıdır geçmiş. Hayatınızda ne yaparsanız buraya ilaveler yapmış olursunuz. Siz büyüdükçe çocukluğunuzun süresi artar. Geride bıraktığınız her gün çocukluğunuzdur. İleriye attığınız her adım büyüme çabanız olacaktır. Sizin ne olduğunuz çocukluğunuzdadır; ne olacağınız ise ileriye attığınız adımlarınızda gizlidir. Geride bıraktıklarınız tutarlıdır. İleriye attığınız adımlarda tutarsızlıklar olur. Çünkü olmak istediğiniz şeyi çoğunlukla bilemezsiniz. Ona yüklediğiniz anlamdır geleceğiniz. Yaşadıkça gerçek olur ve bazen sizi hayal kırıklıklarına uğratır. Yüklediğiniz anlamlar üzerinden yavaş yavaş veya hızla dökülür. Geriye gerçek kalır. Sıvasız, boyasız, sevimsiz gerçek… Ve gördükleriniz tutarlıdır. Çünkü sizi kontrol eden çocukluğunuzdur. Asla çok uzağa gidemezsiniz. Geleceğinizi birbirine benzer adımlara dönüştürür. Sizi bir arada tutar. Kaybolmuş benliklerin toparlanamayışı bundandır. Kendini bulamaz çünkü. Israrla çok uzağa düşmüştür çocukluğundan. Çocukluğuna duyduğu öfke ve nefret onu kendine yabancılaştırmıştır. Yaşadıklarını sahiplenemez artık. Yalancı bir hayatı yaşadığını düşünmekten, dünyayla sahici bağlar kuramamaktan şikayet eder. Ve bu yalana son vermek için çabalayıp durur. Geçmişiniz sizin takipçinizdir. Ondan kurtulamazsınız. (daha&helliip;)

Çarpık Gerçekçilik

Hayretle sözcüklerin bir insandan diğerine aynı anlamla geçmediğine şahit oluyorum. Söylenen sözün aynı dil kurgusu içinde söylenmesine rağmen anlamlandırma konusunda farklı sonuçlar üretilmesi nasıl izah edilebilir? İletişim döngüsündeki ileten-mesaj-alıcı üçlüsünde bir sorun oluşuyor. İletenin dizgesindeki anlam, iletiye yüklendikten sonra, onun kontrolünden çıkıyor. Alıcı mesajı açtığı anda sanki bir virüs kutusundan boşalmış mikrop ordusu etrafa yayılıyor. Belirgin bir sözcük onlarca anlam kaymasına uğrayarak algıyı dumur eden bir vasfa bürünüyor. Artık ne söyleyen, ne de söylenen olayı kontrol edemiyor.Peki neden böyle bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. Burada şu alıntıya ihtiyaç duyuyorum: “Göstergebilimin temel konusunu oluşturan “gösterge”yi (sign) anlamadan göstergebilimi anlamak imkansızdır. Gösterge, “genel olarak bir başka şeyin yerini alabilecek nitelikte olduğundan kendi dışında bir şey gösteren her türlü nesne, varlık ya da olgudur. Daha geniş bir tanımla, gösterge, insanların bir topluluk yaşamı içinde birbirleriyle anlaşmak amacıyla yarattıkları ve kullandıkları doğal diller (Türkçe, İngilizce, Fransızca vb.), çeşitli jestler (el, kol, baş hareketleri), sağır-dilsiz alfabesi, trafik işaretleri, bazı meslek gruplarında kullanılan flamalar, reklam afişleri, moda, mimarlık düzenlemeleri, yazın, resim, müzik gibi çeşitli birimlerden oluşan ve ses, yazı, görüntü, hareket gibi gereçler vasıtasıyla gerçekleşen dizgelerin oluşturduğu anlamlı bütünün birimleridir. “ (daha&helliip;)

Yeter

Şimdi sen kalkıp
Eylemceye gidiyorsun ya
Yüreğin öfke dolu
Bağırdıkça kolların havada
Yerinden edilmişsin
Bütün umutların göç etmiş
Sönmüş gözlerindeki fer
Çocuk ellerin kanıyor
Kahpe terörün avuçlarında
Çıplak ayakların, kalbin kanıyor
Utanıyor bastığın her yer
Yetişkin kalbin yetişemiyor
Acının hızına belki de
Çağdışı dünyayla çağdaş
Ölüm orucu tutuyorsun
Her ramazan
Bayramın yok
Ya da baba diye sığındığın
Örseliyor çocukluk düşlerini
Allah’tan korkmadan
Her şeyden beter
Kaldır başını
Utanma hayat bu değil
Ve insanlık değil bu
Unutacağız birlikte
Unutma bu hoyratlıklar
Geçecek bir gün
Biz kalacağız geride

EY DİYANET GÖREVLİSİ!..

"Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeş kızları, sizi emzirmiş olan (süt) anneleriniz, süt anneden kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz kadınlarınızdan olup, evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Fakat eğer onlarla henüz birleşmemişseniz, o taktirde (onlarla evlenmenizde) sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve sizin sulbünüzden gelen oğullarınızın eşleri (kadınları) ve iki kız kardeşi bir arada (nikâh altında) toplamanız. Geçmişte olanlar hariç. Muhakkak ki, Allah Gafur'dur, Rahîm'dir."(Nisa-23.Ayet)
Burada açık olan haramları şöyle anlıyorum: Anne, kız, hala, teyze, kız kardeşler, yeğenler, süt anneler, süt anne kızları, kayın valideler, cinsel ilişkide bulunulmuş kadınların kızları, gelinler, eşle aynı anda baldızla evlenmek veya cinsel ilişkide bulunmak haramdır.

(daha&helliip;)

Hayır Hepimiz Tecavüzcü Değiliz!

T24'ten Leyla Alp'in "Nasıl Tecavüzcü Olunur?" yazısı harekete geçirdi beni. Duygusal anlarda yapılan muhakeme yanlışları bizi yersiz söylemlere de götürüyor bazen. Ama niyet iyi. Buna bakıyorum. Hayır! Hepimiz tecavüzcü değiliz. Ben kalleşçe bir hınçla, kendinden güçsüz birine zor kullanmaktan yana olmadım; olamam da. Ben erkek olmayı korumak ve kollamak olarak görüyorum.Bir kadına kötü davranan erkeklerin savunucusu olmayı değil, onlarla savaşmayı seçmek gibi bir yetiye ve anlayışa sahibim. Aynı zamanda kadına kötü davranan kadınlara da... Bir insana karşı kabalaşmanın kişiliğimde önemli ölçüde azalmaya neden olduğunu, duygusal ifadelerimi ve hislerimi azalttığını, yaşamı bir kaç kısır kelimenin arkasından (daha&helliip;)

Ne Zaman

Ne zaman yiter anılar

Zaman nasıl silinir anılardan

Her damla kan parmak izidir ölümün

Ve utancın kızıllığını taşır batan gün

Ne zaman unutulur ölümler

Ölüler susar mı cansızken beden

Birini alırsanız tükenir mi ki benden

Ben susarım da suzmaz içimdeki ben

Kan tutar mı Tanrıyı bu kadar ölüm varken

İnsanlık vuruluyor sürekli doğduğu yerden (daha&helliip;)

Hayat

Bir film sahnesi kadar kısa bir hayat bu benimki

Ölçülü, herkesin kolay lanet edemeyeceği

Ve hiç şaşırmayacağı kaygılı, kuruntulu

Sığınılmış korkunç köşeleri olan

Kendi cehenneminde sığıntı

Umutsuz çocuk yüzüyle bakan

Gizlenen ama kimse bulamazsa diye korkan (daha&helliip;)

Yazmak Kavgadır

Yazmayı bir kavga olarak da görmek gerek. Çünkü kavganın fiziksel araçlarına sahip olmayanlar için, kavga soyut bir anlam taşır. Edilgin, sessiz, kendi iç çığlığından başkasını önemsemeyen dünyalıların başkalarını anlama çabalarının imkansızlığının bir başka yüzüdür. Anlam arayışını kendi kelimeleriyle yapan, kendi sözlüğünde olmayanı yok ve mantıksız sayan anlayışın, anlayışlı olma çabasıdır. Kavga kendini üstün görenin, görüş açısından aşağılamasıdır karşısındakini. (daha&helliip;)

Çalı

Kuş uçmaz kervan geçmez

Bir yerde dikilmekti

Çalının günahı

Ne zaman rüzgar okşasa tenini

Çiçeğe dururdu dalları

Alıçlar dökerdi yoluna

Kara bir sevdanın.

Bir Değini

Duyarlılık çağımızın en çok harcanan kelimelerinden birisi. Kendisine haksızlık yapıldığına inanan insanların ağzından duyuluyor zaman zaman: "duyarlı olun" diye. Genelde ezik ve zarara uğramış insanların talebi şeklinde tezahür ediyor duyarlılık isteği. Peki duyarlılık gerçekten böyle bir şey midir? Kim ne için isteyecek bunu? Kimden isteyecek? İstenecek bir şey mi? Benim kanaatim duyarlılığın bir yaşama şekli olduğu yönünde. Hayata bakışınız, olayları nereden ve nasıl gördüğünüz, beklentileriniz ve ilgileriniz, zorluklarınız ve kolaylıklarınız, acılarınız ve tatlılarınız duyarlılığınızı belirliyor. (daha&helliip;)

Bir Varmış

Kendinizi bir sokak kadınının gözüyle gördünüz mü hiç? Nasıldır varlığınız onun gözünde acaba?Ücreti ödenmiş aşk gecelerinden geride nasıl bir izsiniz onun yaşamında? Siz duygu kumbaranızda silik yüzler olarak biriktirirken onları bir bir, onlar sizi hangi eşyanın sınırları içinde nasıl muhafaza ediyorlardır acaba? El işi bir camlı sandıkta mı saklıyorlar yüzünüzü, yoksa çürümüş spermlerinizi beklettikleri eski bir prezervatif içinde mi? sizin nasıl bir özelliğiniz var onlarda? Nesiniz? Yaşamdan alınması gereken öç için feda edilmiş bir zavallı kurban mısınız? Yoksa masumiyete hoyratça uzanmış kahpe bir el misiniz? Nesiniz? (daha&helliip;)

Buluşma

Bu farklı bir kavuşma olacak biliyorum. Sen ellerini uzatacaksın bana daha yanıma varmadan birkaç metre uzaktan. Sarılıp tenini koklama ve hasretimi biraz olsun dindirme arzumu orada dondurmuş olacaksın. Gözlerin bir yoklayıp geçecek gözlerimi. Ben senin gözlerine bakamayacağım yine, suçlu bir çocuk gibi. Sesim titreyerek merhaba diyeceğim, ağam nasılsın diyen şen sesine karşılık. Her şeyin farkında olan sen, yaşamımdaki hüznü ve burukluğu yok sayarak konuşmaya ve davranmaya devam edeceksin. Sana karşı güçsüzlüğümün kasvetinden iğrenerek elinin altında sürekli kullandığın bir nesneyi yeniden kullanırken ki rahatlık ve umursamazlıkla kullanacaksın sözlerini. Varlığımı önemsizleştireceksin kafanda. Depreme dayanıksız temelsiz ama gösterişli yapılar gibi, güçlü ve her şeyin yolunda gittiğini söylemeye çalışırken aslında içimdeki çatırtıyı ve çöküşün sesini duyacaksın biraz sonra. Bu ölümcül bir buluşma olacak biliyorum. İçimizden biri ölecek bugün. Ya sen, ya ben, ya da sevgimdeki can... (daha&helliip;)

Gitmek

Bir süredir gitmeyi düşünüyorum buralardan. Gitmenin neler getireceğini değil de nasıl bir duygu olduğunu irdeliyorum nedense.  Yaşayacaklarım gizli bir korku olarak var kafamda ama su yüzüne bir türlü çıkmıyor bu korku.  Her şeyin bundan farklı olacağı düşüncesi alıp götürüyor aklımı. Bundan farklı... nasıl bir fark belli değil. Belki de yerin dibine alıp götürecek bir rezillik. Ama gitmek, kaçmanın başka bir türü. Dayanamadığım bir varoluşu reddetmek belki de. Ama yerine başka bir şey de koyamamak. Yeninin çekiciliği önünde büyülenmek belki biraz da. Ne bileyim hiç tanımadığım bir insanın seni seviyorum demesinin cazibesine kapılmak  da olabilir. Akılsız ve saçmayım bu günler. (daha&helliip;)

Hoşçakal

Bugün çocuklar ile ilgili bir şey yazmak istedim. Can DÜNDAR’IN duyarlılık dolu satırlarını okurken burkuldu durdu içim. Çocukluğumun kırmızı bisikletine binip geçmişe doğru yol almaya başladım birden. Bütün sarı sayfalar canlı yayın ekibini oluşturmuş, üzerime üzerime gelmeye başladı. Çocukluğum; minnet ve hasretle andığım zaman. (daha&helliip;)

Eşyanın Başarısı

Dünyanın işleyişine ilişkin düşünce ileri sürenlerin önemli bir bölümü insanı bilinçli bir varlık olarak diğer canlılardan ve cansızlardan ayırmışlardır. Bir tür düşünebilme ve olayları öngörebilme yeteneği diye de adlandırabileceğimiz bu  ayrıcalık, aslında nesnel bir temele dayanmıyor. İnsan düşünebilen bir canlı. Ama düşünebilmek öngörebilmek ve kestirebilmek; buna göre neredeyse nesnel bir tedbir almak ortak bir özellik olarak öne çıkmıyor akıllı yaratıkta. İnsan görür, bilir ve ot gibi, diğer hayvanlar gibi, hatta taşlar gibi tepkiler verir sonunda.  Eğer herkes aynı nedenlerden aynı sonuçları çıkarsaydı kurallı bir toplum yapısı ve hukuk daha kolay ve başarılı olmaz mıydı? (daha&helliip;)

Bir Bayram Yazısı

Sizin bayramınız daha iyi geçmiştir umarım. Ben her bayram biraz daha umutsuz oluyorum da ondan galiba keyfim kaçık. Sizin bayramınız neşeli ve az sorunlu geçmiş olur inşallah. Bayram, öldürme ve kıyım bayramı gibi aynı. Bir günahın bağışlatılması için tanrıya kurban edilenler yüce ve kutsal varlıklardır. Sizin oğullarınızın diyetini ödeyenleri böyle suçlayıcı ve kindar bir biçimde yok etmeye çalışmanın kendinden nefret etmekle bir ilgisi var mıdır acaba. İbrahim peygamber bunu görüyorsa acaba ne düşünüyor tanrı katından. Ey İsmail’i kesmeyen kutsal bıçak, sen bunca çirkinliğine rağmen İsmail’in hayatını kurtaran kutsal hayvana eziyeti nasıl hoş görür ve nasıl kesersin boynunu. Nasıl bunca insanlık ve kutsallık dışı davranışın sembolü olursun. Kendini ve ne yaptığını bilmezlerin elinde ucuz ve iğrenç bir oyuncak haline nasıl gelirsin? Senin kutsallığın çoktan bitmiş olmalı. Seni ve İsmail’i kutsayan tanrı artık bu konuyu çoktan unutmuş olmalı. Yoksa bunca rezilliğe izin vermezdi. Bunca kötü bir adağı kabule yanaşmaz, elinde bıçak canlı kurbanın bacağını delik deşik eden, boynunda yaralar açan, gözünü çıkaran işkencecilerin kestiği kurbanı kabule yanaşan tanrı yarattıkları arasındaki kuralların ihlaline göz yumarak günahı meşrulaştırmazdı. Katilin bıçağını kutsamazdı. Bu yüzden kırgınım. (daha&helliip;)

Seni Düşündüm

Dün seni düşündüm. Sonbahar yaprakları gibi rengarenk saçın gözlerimin önünde uçuşup durdu. Özlemin koyu bir kahve aroması gibi burnumun direğini sızlatıp geçiverdi. İçimde kırılan cam parçaları soğuğunu kalbime bıçak gibi saplarken, usul usul kanadım kendimden geçene dek. Seni özlemenin buruk tadını aklımın her köşesine işledim gün boyu. Karlı bir Ankara akşamında senin karabasanların doluştu akşamıma. Dün seni düşünürken gece boyunca. (daha&helliip;)

Şans

Bugün şans diye bir konuyu ele almak istiyorum. Şans: fukaranın gelecekteki zenginlik dünyası. Bütün sıkıntıların son bulup, mutlu ve müreffeh bir hayatın başladığı o büyülü dünya... bütün zarların düşeş geldiği yenilgisiz başarılar dünyası. Güç, iktidar, yaratıcılık, zeka gibi insanı insanla karşılaştıran ve bir irtifa tartışması yaratan olguların üstünde ve uzağında yaşamanın erişilmez hülyası. Şans: umudun hayata dönüştüğü beklentisizlik dünyası. Ona bir dünya denemez; o bir cennet diyarı. Şans bu yüzden her kapıyı çalmıyor sanırım. Çünkü cennet herkese vaat edilmemiştir. (daha&helliip;)

Yalnızlık ve Yabancılaşma

İnsanoğlu sürekli bir yabancılaşma ve yalnızlaşma sürecini yaşar. Aslında bu iki süreç de tersine bir işleyiş olarak tezahür eder. Yabancılaşma bütünleşmenin , sürece dahil ve muktedir olmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bütün eylemlerimizde bir sürece, bir eyleme, bir guruba dahil olmak için uğraşırız. kendi gerçekliğimizin bir yerden özgün ve tanınabilir bir detay olarak görülmesini arzularız. Yattığımız yataktan, bindiğimiz otobüse, yediğimiz yemekten, öptüğümüz kadınlara kadar tüm süreçlerde biz kendimizi görmek ve göstermek için çabalar dururuz. Ama sonuç güçlü olanın kalıcı ve görünür olmasından başka bir şey değildir. Tarih bizim izimizi silmeye devam eder. (daha&helliip;)

Kendini Tanımak

Kendimize saygı duymanın en güzel yollarından birisi kendimizi tanımaktan geçer. Bir şeyin nasıl olduğunu bilmeden ona bağlanmak veya ona karşı olmak nasıl mümkün değilse, kendimizi tanımadan saygı duymamız veya nefret etmemiz de mümkün değildir. Peki kendimizi nasıl tanıyacağız? Sanırım en güzel yol olayları yaşarken neler hissettiğimizi sormak ve neden bunları hissettiğimizi anlamaya çalışmaktır. (daha&helliip;)

Ülke Sevgisi

Kızım bugün ülke sevgisini anlatacağım sana. Üzerinde doğduğun ülkeyi neden ve nasıl seveceğini anlatacağım. Dağları, denizleri, ovaları, bağları, bahçeleri ve köyleri ve köylüleriyle ülkemizi neden sevmeliyiz? İşte bunu anlayacağız seninle kızım. (daha&helliip;)

Yazmak

Bir gün şiir geldi içimden. Öyle bir arzu ki anlatamam. Askerdeyim ve yazmak sakıncalı biraz da. Ama yazmalıyım. Yazdım ilk özenli şiirimi. Yıl 1999. /yalnız/ kuşlar/ titrer/ rüzgarda/ diye başlayan. Ama sonra gerisi sökün etti. Durup düşündüğümde, bir soluk aldığımda yıl 2004 olmuştu. Artık elimde yüzün üzerinde şiir olmuştu. Ama kime okutacaksın, kimin fikrini alacaksın? Çevremde hatırı sayılır bir şair yok. Meğer şairler de bir sülaledenmiş. Bir arada yaşar ve birlikte nefes alıp verirlermiş. Kendi yakınlarına önsözler yazar, kendi çevrelerine ön gözler olurlarmış. Onun için anne, baba, oğul, kız yazarlar; gazeteciler, müzisyenler ve tiyatrocular yetişiyormuş. Tamircinin çocuğu tamirci misali. Benim babam çiftçiydi ne yapalım! Ben şair olacaksam şair kızı ve oğullarından çok daha iyi bir şeyle gelmeliydim karşılarına. Daha çok kuş tutmalı, daha çok kuş uçurmalıydım. Öyle düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum. Bir önsöz için kimin kapısını çalsam diye düşünürken. Şiir kapımdan yavaşça dışarı süzülürken. (daha&helliip;)

Senin Kokun

Bazı kokular geçmişten gelir demiştin. Çocukluğumuzun esintilerini dolaştırırlar yüzümüzde. Açık kalmış bir çeşmenin etrafında- yeşermiş yosun kokuları, toprak kokuları dolaşır- ince su arkları üzerinde kurduğumuz kırılgan köprülerin. Sevmelerin çabucak alevlenen ve sönen ısısı vurur yüzümüze. Suçüstü yakalanmaların ürpertisiyle kasılır kalırız. Şefkatli okşayışlara uzattığımız çocuk başımızda- şimdi tek tel saç kalmamış olan-artık terk ediş ve edilişlerin karamsar resimleri dolaşmaktadır. En küçük hüzünlerin üstünde geçmişin hüzün yağmurları dolaşır. Hepsinin gerisinde annemizin sırma saçları, bakımsız ama şefkatli elleri ve iki çeşme misali durmadan yaşlı gözleri gizlidir. Geçmiş omzumuzda taşıdığımız bir azık çuvalı gibi büker belimizi çoğu zaman. Bazen neden çabucak ağladığını düşünürüm. Göz yaşlarını kirpiklerinin ucuna yerleştiren tanrı, gözlerindeki kuyuyu sırf bunun için mi korunaksız ve dört iklim yarattı, bilinmez. Ama bütün derinliklerin gerisinde, yüzeyde kaybettikleri yatar. Her şey değerini zamanın aşındırdıklarından kazanır biraz da... senin değerindeki esas öğe, zamandan aldıklarında yatıyor sanırım. Bir hüzünlü sevmenin kırılmış kanatlarını çarpa çarpa, göğsünde oluşan nakış, senin en ayırt edici özelliğini oluşturuyor. (daha&helliip;)

Dön

Sevgilim,

Bu sana ilk mektubum. Gittiğin yolu bir iplik yumağı gibi sardım içime. Ve hasretinin acılı motifinden hüzünlü kavuşmalar ördüm. Sana olan özlemim bu çileli yalnızlığın kumaşında,bu yaralı dokunuşun dokusunda bir kan lekesi gibi dolaşıp duracak biliyorum. Belki de bir otobüs freninin iç burkucu sesinde tüketecek kendini. Seni çok özlüyorum. Gel. Tüketmeden her şeyi, gel. Aklım sürekli geri geri gidiyor. Yüksek bir tepenin eteğindeki bir apartmanın kot altındaki şirin yuvamızın ahşap kapısından girmeleri hatırlıyorum. Beni hep kapıda karşılamalarını. Gülüşünü. Gül kurusu gülüşünü. İçime yaşam enerjisi olarak ılık ılık akan öpüşlerini anımsıyorum durmadan. Sevilmenin erişilmez göklerinde bir uçurtma özgürlüğüyle dolaştırdığın aşk dolu saatlerimizi düşünüyorum. Senin var edici sevgin olmadan ben bir hiçim bunu anladım. Dön çiçeğim. Bir bahar coşkusuyla dön.

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün benim doğum günüm. Tarihe önemsiz diye düşülmeyen not gibi belirsiz. Doğduğum gün değil, doğum günüm bugün. Bir yabankazı gibi, bir kertenkele, bir ceylan yavrusu gibi günü belli olmayan doğumlardanım ben. Doğarken tarihe not düşülmeyenlerin yaşama düşebilecekleri notları da olmaz diyesim geliyor bazen. Çünkü bir ömrün üstünde kara bulut gibi dolaşan önemsizlik hissiyle başetmek kolay değil.  Takvimlerin bütün yapraklarına aynı mesafe ve merakla bakmayı bilir misiniz? Hepsini de aynı derecede sevip, aynı derecede nefret eder misiniz? Belki hepsi de sizin ama belki de hiçbiri sizin olmayan yapraklar. Yalnızca sonbahar çağrışımlı olan yapraklar. Çünkü hiç birinde başlangıç işareti bulamadığınız yapraklar. (daha&helliip;)

Kızıma

Seni önce sadece bir düşünce olarak benimsedim kızım. Cinsiyetini öğrenmek için hiç acele etmedim aslında. Benim ve annenin ortak ürünü olman bana yetiyordu. Ancak senin bir kız çocuğu olduğunu öğrenince ister istemez belirlenmiş düşünceler geçti içimden. Kıvır kıvır saçların, rengarenk giysilerin, okula gidişin, oyuncaklarınla oynayışın ilk, orta, lise, üniversite çağların düşümde canlanıp durdu. Şimdi gerçeğe döndüm artık. Senin annenin karnında bir canlı insan olduğun fikri gelip oturdu bilincime. Önce sağ ve salim doğman dileği içimi yakıp duruyor. Annen ve sen sağ ve salim olun önce, bunu hep tekrar ediyorum. Sen anneni nasıl yoruyorsun bunu çok geç anlayacaksın biliyorum. Belki anne olunca. Ama ben şahidim kızım, annen senin için ne büyük riskler alıyor, ne yorgunluklar çekiyor. Akşamları rahat uyuyamıyor sekiz aydır. İlk üç ay hep kusup durdu. Sinirliydi durmadan. Ama senin gelişin onun tesellisi oldu hep. (daha&helliip;)

Ben Bugün Birini…

Ben bugün birini öldürdüm. Usulca yatağımdan kalkıp, sakin sakin giyindikten sonra, hiç olmadığım kadar rahat ve huzur içinde çıktım evden. Hayat hafiflemiş, soğuk alnımı serin serin okşuyorken, ben, yıldızlara ve karanlık evlerin siluetlerine dalarak nereye gittiğime hiç bakmadan yönümü bulup, varacağım yere vardım. Kalbim sanki durmuş, soluğum kesilmişti. Ben insan değildim. Yaşayan, nefes alan, nabzı olan bir varlık olmadığımı o an fark ettim. Bir yaşamın ana çizgilerinin nasıl adım adım silindiğini serin kanlılıkla seyrettim. Sakin sakin çıktım merdivenleri. Işığı yakmadım. Zili çalmadım. Açıp kapıyı girdim içeri. Kan yoktu biliyorum, kan yoktu. Herkes mışıl mışıl uyuyordu. Elimi yavaşça cebime attım... Bugün ben birini öldürdüm adım gibi biliyorum. Nefesi kesildi ciğerlerinden. Gözleri yuvasından dışarı uğradı. Şaşırmış gibi bakıyordu hayretle. Bu sen misin diyordu. Sen misin? Kızgın değildi. Korkmuş değildi. Sanki bekliyordu bu sonu. Benden geleceğini. Yavaşça başımı okşadı ve düştü... Ben bugün birini öldürdüm. Yeşil ceviz ağaçlarının gölgesine doyamayan... Yalçın dağların karlı tepelerinden savurduğu bir tohumu. Umutları olan. Yaşamak ve gülmek gibi basit ve özlü umutları olan birini.  Suçlu muyum? Hayır. Asla suçlu değilim. Hayalleri olanın ölmemesi gibi bir gerçek mi var? Ölümü hayalleri olmayanlar mı yaşar? Eğer hayalleri tükenmişler ölseydi, ölüm bu kadar korkulacak bir şey olur muydu? Hiçbir ölüm erken olur muydu o zaman? Hayır! Ben suçlu değilim. Ölümün yolunu değiştirdim sadece. Yüzünü değiştirmedim. (daha&helliip;)

Veda

Anne beni dünyaya getireli kırk dört, bırakıp gideli beş yıl oldu. Sen yaşarken ben hiçbir şey üretemedim. Oysa bütün amacım, senin bende görmek istediklerini sana vermekti. Şimdi de veremediğimi söylemeliyim. Ama senin hiç önemsemediğin bir konuda uğraştığımı söylemek istiyorum sana. Okuduğumu gördükçe, dişlerini sıkıp âlim mi olacaksın derdin kızgınlıkla. Âlim de olamadım anne. Olduğum şey okumayı söktükten sonra, şimdi yazmayı da söktüğümü göstermek sana. Senin kızgınlıklarının temelinde, okumama kızmak yoktu, biliyorum. Sen tarlada ekinler, ahırda koyunlar kuruyup kaldı diye kızıyordun. Benim okumamın, evdeki düzeni bozduğunu fark edip, biraz da köy işleriyle uğraşmamı istiyordun. Olmadı anneciğim. Ben köy işlerini sevemedim. Köyü sevdiğim kadar, işlerini sevemedim. Şimdi her yazdığım şeyin altından oraya ait bir imge çıkıyor. Her benzetmem, her metaforum oraya ait. Onlarla şimdi kitap yazıyorum anne. Belki bir yerlerden duyarsın diye. (daha&helliip;)

Güzelleme

“Onu elinde bulunduranın mertliği müphem oldukça, güzellik bütün erkek kuşların apansız yakalandığı hain bir tuzaktır.” Seni merdivenin başında gördüğüm an aslında kurulu düzenimin yıkılışını da duymuştum içimde. Bana yaklaştıkça kalbimin yerinde sanki huysuz bir kısrak bir o yana bir bu yana koşturup duruyordu. Avuçlarımla yatışsın diye okşadıkça inatla tekmeliyor, ömrümün en uzun dakikasını cehennem bir sıcağa dönüştürüyordu aynı zamanda. Bütün seslerin susup, senin de konuşmadığın o anın, sağır edici karanlık odasındaki tutsaklığım sona erer ermez, kendimi bir su birikintisinin içine atıverdim. Başımdan aşağı dökülen sularla kendime geldiğimde artık yoktun. Varlığın şüpheli alacaklar listesindeki meçhul bir hesap kalemi kadar belirsiz ve sızılıydı. Ve şüpheli olduğu oranda merak uyandırıyor, belirsiz olduğu oranda da cesaret kırıyordu. Bu da içimdeki sızıyı, gittiğim yol boyunca uzatıyor ve inceltiyordu. Ama sızı ne diniyor ne siniyordu. Bu başlangıcı sayılabilirdi bizim hikâyemizin. Sonra bir fırtına gibi, tozu dumana katarak geldin yine. Denizden gelen bu sert ve (daha&helliip;)

İhanet, Liyakat, Sadakat

Ne garip bir anlam dizgesinde yol alıyoruz. Kaç gündür aklımı kurcalayor bu. İhanet,liyakat,sadakat... dostluklarımızı ve düşmanlıklarımızı belirleyen bu kavramların bizimle ilgisi ne kadar ve nereden diye. İhanet. Yazın dünyasının en meşhur ve ilgi çekici konularından. Ahde vefasızlık edilince ortaya çıkan bir düşünce ve eylem biçimi. Yol ve yoldaşa ters düşen tutumlar benimsemek. Gizli filmler çevirmek. Aynı inanışta olduğunu söyleyenlerin,sözbirliği ederek yol alırlarken birden birisinin yoldan çıkıvermesi ve yolun aleyhine işler çevirmesi ihanet olarak algılanır. Oysa yol üstünde o kadar ince yollar vardır ki; kimse sorgulamaz. Genel erkekler dünyasına ait bir kavrammış gibi görünür bu bana. Davaya ihanet,eşine ihanet. Kadın erkek arasındaki ihanet kadına özgüdür genel itibariyle. Çünkü erkeğinki ihanet olarak söylenmez. Aldatma,kandırmaca gibi bir çerçevede ele alınır ve bir özre ihtiyaç duyar bağışlanması için. Ama kadınınki.. dünyayı özür olarak getirseniz de affı mümkün kılamaz. Kadınınki ihanettir. Cezayı gerektirir. Erkeği,aileyi ve toplumu yaralar. Kimse affetmez bu davranışı. Affedenin yeri de kadının yanındadır. Erkeği kadına çevirmek aşağılanmanın en aşağısıdır zaten. Vs.vs. (daha&helliip;)

Kerem

Oğlum, hayat öyle hızla geçiyor ki, bir an durup nefes almak bazen mümkün olmuyor. Seni, zamanı durduramadığımız bu anlardan birinde davet ettik aramıza. Seni tanımıyoruz henüz. Ama sevmeye çok hazırız. Bizim senin hakkında düşündüklerimizi, sen daha doğmadan öğren istiyorum. Çünkü seni umutla, sevgiyle bekliyoruz. Sağlığını sıhhatini çok umursuyoruz. Annenin beli ve sırtı ağrıyor sürekli. Beş aydır düzgün ve düzenli bir uykusu yok. Uyuyamıyor, sadece sırt üstü yatarsa rahat. Senin yerin her geçen gün daraldığı için karnını tekmeleyerek rahatlamak istiyorsun. Kocaman bir karında, kocaman bir çocuk olarak gelişiyorsun. Ayşe Bahar’da bu kadar ağrı ve sancı çekmemişti annen ama sen de canı çok yanıyor. Umarım sağlığın, sıhhatin ve her huyunla bizim huzur dolu dünyamıza katkıda bulunursun oğlum. Çünkü biz seni böyle bir hayata bekliyoruz. Sana vaat edebileceğimiz de bu kadar. Sevgi ve mutluluk verebiliriz bir süre. Gerisini de sen getirirsin artık. Çünkü hayatını güzel kılacak olan sensin. Sen hayata nasıl bakarsan, o da sana onları verecek. Buna emin olabilirsin. (daha&helliip;)

Anlamak

Kim kendi dışındaki bir varlığa bir anlam yükleyebilir hale gelmişse anlamıştır onu biraz. Nihai bir sonuç elde etmek için belirlenimlerinden yola çıkmışsa, biraz deşelemişse onu, anlamaya da başlamıştır. Anlam, yüklenmiş bir şey olmaktan başka nedir ki? Sizin bir şeye, ondan bağımsız olarak, yüklediğiniz yük… ve bu yüklenilmiş olanı, başka birinin eksiksiz olarak indirmesini beklersiniz. Kırmadan, dökmeden; yani eksiltmeden… (daha&helliip;)

Kandırılmış Kadınların Erkek Çocukları

Kaybedilmiş bir geleceğin bahtsız çocuklarıyız biz. Hayat aldanmış bir anne verdi bize; sevgisi hangi terazide tartılsa asla artı vermeyen bir baba. Her anneler gününde babamızın annemizi nasıl kandırdığını düşündüm. Annemizin nasıl, hangi yalanla bu ikiyüzlülüğe inandığını… Oysa dünyanın en iyi babasıydı bizimki! Hangi yalana inanmalıyım? (daha&helliip;)

Ayşe Bahar

Seni bütün korkularımdan fazla sevdim. Böyle geliyorum üstesinden. Açılmış bir yaradan sızan kan gibi azar azar dökülüyorsun içime. İçim acıyor. Sensizliği önceden bilirdim ve bana dokunmazdı hiçbir yerinden. Oysa şimdi tir tir titriyorum senin olmadığın bir dünyada yaşama korkumdan. Sensizlik dayanılmaz zor. Kalbe saplanan bıçak, deriye işlemiş çıban, kaybolmuş kimlik gibi. Belki de yaprağını kaybetmiş bahar... Sensizlik sırtıma çökmüş yoksulluktan daha ağır ve umutsuz. Seni kaybetmek aklımı kaybetmekten daha acı. Bu yüzden seni korkmadan sevmekte zorlanıyorum çiçeğim. Adını bahar koydum ki seni el değmeden sevmek kolay olsun diye. Yaprak yaprak, burcu burcu, çiçek çiçek sevmek için. Seyrine doymak ve içim alabildiğince sevmek için seni. Ellerimde kalan kokunu içime çeke çeke. Seni kıştan çıkmak için özleyen insanlar gibi, özleyerek her an, her dakika, her saat... ve senin varlığından cesaret bularak bütün korkulara göğüs geriyorum. Seni bütün korkularımdan fazla seviyorum bebeğim. (daha&helliip;)

Beyaz

Hayatta iki beyaz vardır

Kar beyazı birisi

Kavağın gölgesi gibi

Diğeri süt beyazı derler

Yüreğin sızısı gibi

Yüzü kaymak,ateş dibi

Ve kız kendisine

Kar beyazı seçti!..

Ah

Her şey tamam

Soğuklar iniyor dağlardan

Çiçekler topluyor göçünü

Sen kapatmışsın kapını gülümseyen bir aşka

Her şey tamam

Olması gerektiği gibi

Ah bir de şu beklenti olmasa.

Aileme

Köhne bir ışıktım
Ölü bir karanlıkta
Söndüm
Sizi bir bir ayırdım elden günden
Sevgisizlikten.
Bütün kederim benim
Bakışlarınızın gölgesinde büyüyen
Sessizlikten.

Anımsama

Bak aklım usulca değiştiriyor yerini
Seni siliyor zamanın kirli eli
Önce yüzün yitiriyor rengini
Sonra gözlerindeki bal rengi
Gülüşün kalmıyor geride
Susuşun kederdir bildim bileli
Karanlık bir köşeden çıkıyor
Soluğumu emiyor geceleri
Gelecek bir ayna gözümde
Küçük bir fotoğraf gibi çerçevesinden geçmiş
Ne vakit önüme baksam
Gülümsüyor karşımda geçmiş.

Ben Böyle

Ben öğrendiğimce yazıyorum abc'yi
Kelimelerden ayna olursa diye
Ruhumun sızılı yerini
Karanlık köşeler kalmış
Ediz beğenmiyor hiç birisini
Şimdi ben öğrendiğimce yazıyorum abc'yi
Konuştuğum gibi geceleri
Gündüzün söylemeye çekindiğim
Yakası açılmış meseleleri
Elif beğenmiyor hiç birisini
Ben öğrendiğimce yazıyorum abc'yi
Yarım şemsiye,tükenmiş kalem,fersiz göz sökün ediyor
Yollarımı alıp alıp doluyorum
Köprüsünü atmış eski sevgilinin boynuna
Birisi beğenmiyor hiç birisini
Şimdi ben öğrendiğimce seviyorum abc'yi
Noktasız virgülsüz seviyorum
Kavgasız gürültüsüz
Yavan kaçtıysa duygularım
Alın bir sözcükte siz koyun tamamlayın
Varsa bir tarafta unuttuğum
Ahmet beğenmiyor hiç birini

Bir Varmış Bir Yokmuş

Karanlık bir fotoğrafa yansıyor yüzün
Açılıyor renkler birer birer
Her yanın gül oluyor sonra
Senden gülüşün kalıyor
Sesin ve kahkahan geride
Yürüyorsun bilmediğim bir sokakta
Yollar daralıyor birer birer
Her taraf yol oluyor  ıssız ve kimsesiz
Gelişin kalıyor
Gittikçe uzaklaşan
Adımlarının gölgesinde
Uykulu bir geceden toplanıyor yüzün
Saçların darmadağın
Sabah ışıyor insanın içine
İçim tenha
Bir duvarında asılı kalmış
Eski bir gülüşün

Bir Yağmur Damlası Mezar

Yaşamak bunca ağırken ve bunca güzel
Kahrolmadan yaşayalım gel ellerini ver
Yerde çiçek,dalda meyve,havada kar
Ve denizler kadar
Serin yaşayalım gel
Yaşıyoruz diye böyle keyif,böyle rezil
Değmesin kimseden nazar
Ölürsek istemiyoruz ne kefen ne toprak
Arzumuz bir yağmur damlası mezar
Bir bulutun sırtında gezelim diyar diyar.

Boşluk

Bütün  yolları denedim
Ayaklarım mı küçük yoksa
Gittiğim yol yüreğimin sancısı kadar yakın
Korkularım yanı başımda
Çiçekler kokladım
Başka çiçek tanımadım mı ben yoksa
Bütün kokladığım hanımeli
Senin leylak kokun başka
İçimdeki sızıyı dinledim
Gittiğim yollar kadar uzun
Çektiğim çile kadar acı
Gördüğüm sevinç kadar eski
Biliyorum mutsuz değilim hayattan
Bütün sıkıntım boşluktan
Kaçırdığım bir şeylerden geride kalan
Hava geçirir boşluktan.

Bu Şehir

Bu şehir senin şehrin
Kollarında nefes bulursun
Seni işine getirir
Evine götürür yollar
Bu şehirde senin geçtiğin caddelere trafik denir
Bütün arka sokaklarda ölüler dolaşır
Hayaletler fink atar
Bu şehirde üç gün otursan evinde
Dışarı çıkmasan yani
Her şey varlığını yitirir
Senin gelişini müjdeler
Işığı açılan yollar
Geçmediğin yollar kesif bir karanlığa bırakır kendini
Şehir her gün yıkılır
Ve yeniden yapılır
Taze güzelliğiyle görünmek için sana
Sen pikniğe çıkmaya gör
Dağ taş çiçekler açar her mevsim
Üstelik ayrılığı,sevdası, muhabbeti
Bütün renkler aynı dili konuşur
Mangalda tüten et,ekmeğe yatan sebze
Bir sevinç bir sevinç
Yenilmenin en güzel öyküsünü anlatır
Bu şehir senin şehrin
İlk düşen çiğ,son düşen yaprak
Çiğnenen toprak,özlenen toprak
Bu şehir senin
Bu, gözlerimi açarsam kaybedeceğim...

Bukağı

Ne yapsan kurtulamazsın
Ense kökündeki nefesten
Uçurduğun bütün kuşlar döner sana
Göğsündeki kafesten
Ne yapsan kurtulamazsın
Yumağı çözülmüş kar ipliğinden
Bütün anıların bungun
İntihar ederler kendiliğinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Yaması sökük düşlerinden
Çilesi dolmuş birkaç yumak
Dokunuverir teğelin boşluğundan
Ne yapsan kurtulamazsın
Kısa bir yaşamın son sözlerinden
Göğsünde bir yarım ezgi
Söylenir durur derinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Hıçkırığa bulanmış gülüşünden
Bir tarlafaresi kılığında
Kemirir durur iliğinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Kaybolur uçuşan teleğinde
Öç alma vakti vurulan kuşların
Ne varsa öpülmüş ibiğinden
Ne yapsan kurtulamazsın
Zamanın tükettiklerinden
Şimdi açık göğsünde çırpınır
Varolan ikimizden
Ne yapsan kurtulamazsın
Hayat çeker ipini
Uçurtmaya bağlanmış umutların
Bir namlunun ucundaki pimini
Ne yapsan kurtulamazsın
Aşkın imkansız gerçeğinden
Kendi içinde bulduğun gün
Dışına düştüğündür yeniden

Hanımefendi

Hanımefendi biz bu gece
Bir bara takılacağız seninle
İçilmiş bardakları içeceğiz
Okşanmış elleri okşayıp
Barmene bir bira daha söyleyeceğiz
Kurumuş dudaklarımız için
nHanımefendi biz bu gece
Bir bara saklanacağız senin
Yaşanmış anıların tozunu atıp
Bugüne geçeceğiz
Kat edip gözlerimizdeki mesafeleri
Birbirimizi en zayıf yerinden seveceğiz
Kırılmış kalplerimiz için
Hanımefendi biz bu gece
Felekten bir gece çalacağız
Karanlıkta kalanlarımızı
Daha kolay saklayabilmek için
Ve ışık tutabilmek için
Aydınlıkta kalanlarımıza
Günlerin sadece kendi yalanımız olduğunu
Gösterebilmek için
Hanımefendi biz bu gece
Mutlu olacağız seninle
En açık yerinden birbirimizin
İçimize düşeceğiz
Elden ayaktan
Gözden kulaktan vazgeçip
Yek vücut olacağız
Sonra birbirimizi en üryan halimizle
Yeniden doğuracağız
Kirlerimizden arınmak için
Hanımefendi biz bu gece
Çok yol alacağız seninle
Bildiklerimizi arkamıza alıp
Yarına bakacağız
Olunca elmayı yiyip
Gelince kuşları seveceğiz
Açınca çiçekler derleyip
Bakınca göreceğiz birbirimizi
Birbirimizden uzakta belki ama yakın
Özleyeceğiz
Vakti gelince ölmenin öleceğiz
Ama asla üzülmeyeceğiz
Yaşamak varken önümüzde yaşayacağız
Keşke dememek için
Çünkü keşkeler yaşanmamışlık içerir
Biz yaşayacağız.
Hanımefendi biz bu gece seninle
Bol bol sevişeceğiz
Sanırım naz etmeyeceğiz bunca söz üzere
Hadi öyleyse evim yolumuzun üzeri!...

Çukur

Bir çukurum sokağın ortasında
Gizlenmek için herkesin bir defa
Yolunun düştüğü
Ya da bir çukur su dolu
Herkesin bir defa yanlışlıkla
Ayağının düştüğü
Ya da bir çukur derin mi derin
Herkesin yaklaşınca
Yanından dolaştığı
Ya da bir çukur yanağın ortasında
Herkesin bir defa öpünce
Dudağının kamaştığı
Küçük bir çukur.

Değerleme

Üç ekmek ağırlığındasın güzelim
Bütün öğünlerden artırıp
Yarına saklıyorum seni
Krizde muhtaç olurum diye
Ve kuyruğunda bekliyorum
Gece
Konduda
Sıradakiler yerimi kapmasın diye!

Dilek Ağacı

Başında rengarenk umutların uçuştuğu
Bütün dilek ağaçları yalnızdır
Umudun bezini okşayan
Hiçbir el
Dallarını okşamadığı için
Ve bütün dilek ağaçlarının dileği
Bu kadar çaresizliğe tanık olmamaktır
Kendi yalnızlığının yangınında
İçin için yanarken.

Dişim

Ey benim yeri boş kalan dişim
Sıcaklığını üzerimden alıp
Ömrümü yalnızlık kuyusunda
Öksüz bırakan eşim gibi
Sen de erkenden gidince
Kalbim gibi
Ağzım da acıyor şimdi
Bedenimin tavan arasında.

Dulda

Kolundaki saat izinden izledi
Yitik ve duldasız
Zamanı
Çocukluğunun kıraç toprağından
Erişkinliğine uzanan
Esmer bir güzellik yaparak
Düş kırıklarını
Cılız sesine
Bütün uzak yollara
Dökülmüştür
Sevmenin kıtlığından çalınmış
Sevinçleri

Düşünmek

Araya sıkışmış et gibi
Yanıyor canım
Dilim fink atıyor yatağında
Toprağa düşen tohum
Usul usul filizleniyor
Dikişleri sökülüyor yorganın
Buharlaşıyor yağmur
Bulut salınıyor
Yeryüzü çamur
Temizlenmiş diş gibi
Yeşermiş tohum
Doymuş toprak
Aydınlanıyor yüzüm.

Düşünüz

Bir ay gecesi düştünüz
Gönlümün dokunduğunuz yeri
Hala çığlık çığlığa
Düştüğünüz yer kapatmadı izini
Sevgi üzere geldiniz
Geldiğiniz yer günlük güneşlik
Siz perdeleri çektiniz
Susmadı hiç gözleriniz
Bir ara kalabalıktınız
Her şey susmuştu
Siz yoktunuz konuşanların içinde
Gelirken eksiktiniz
Uğultulu bir vadiydim
Yarıp geçtiniz bağrımı
Coşkun bir nehir gibi toprağımı çaldınız
En güzel anıları göğsümde bıraktınız
Yattığım yerde düştünüz
Avuçlarıma düştünüz
Kollarım yana düşerken
Bir ay gecesi aklıma düştünüz

Eğer

Eğer birini itmek isterseniz
Düşünmeden itin onu
İster uçurum, ister kor ateş olsun sonu
Eğer birini çekmek isterseniz
Tereddüt etmeyin çekin onu
İster kör kuyu, ister bataklık olsun yolu
Eğer kendinizi deşmek isterseniz
Düşünmeyin deşin onu
İster kepazelik olsun, ister keşişlik olsun sonu
Eğer kendinizi bulmak isterseniz
Arayın bulun
Düşünmeyin onu bunu.

Kalanlara

Bir gün
Ak güvercin kanadında
Kızıl bir leke gibi
Düşerse perçemim yere
Tatlı yiyin baş ucumda
Ve şarkılar söyleyin
Kavuşmalardan
İsli bir akşamın ilk vakti
Duman üfleyin ardımdan
Titrek çocuk nefesleriyle soğuktan
Bütün kokuları doldurun
Sıcak bir sobanın közlenmiş ateşine
Dokunun baş ucuma ellerinizle
Nerede olursam olayım
Duyarım ben
Bir gün
Bakmaz olun benden yana
Sevdiğiniz bir filme gidin
Yan koltukta elini tutacağınız
Bir sevgiliniz varsa.

Gibi

Sana küçük demeye
Dilim varmıyor
Küçüksün ama
Sandal gemiden ne kadar küçükse
Senin küçüklüğün de öyle
Seni öyle seviyorum ki
Sandal küreği gibi sevgin
Yolumu kaybettiğim denizde.

Giderayak

Ey hayat
Göçmen kuşlar gibi
Her dalının kiracısıydım
Bütün mutluluklarının acısı
Sevmek için bunca yoruldum da
Yorgun kanatlarımda çırpınıp duruyor yine
Yüreğimdeki yolculuk sancısı.

Git Belki

Git belki kurtulursun
Yel değmez, güneş vurmaz
Renkler yer değiştirir
Uçurumlar kapanır
Unutursun
Hiçbir şey izini sürmez olur
Kalın ve karanlık bir boşlukta
Sel yürür izinden
Yıkılmış evlerin içinden
Kimsesiz bir ses olursun
Git belki kurtulursun
Sen unuttukça geçmişi
Hayat koparır bağını
Günler geçer gider
Unutulursun

Gülüm

Saçlarını örme gülüm
Kaç bulut intiharıdır
Anılarında ördeklerin çimdiği
Saçlarını örme gülüm
Gün yüzü görmeyen
Kaçak rüyalarımın emdiği
Tenin çıplak kalır sonra
Görmek için yüzünü
Perçemini aralayamam sonra
Saçlarını örme gülüm
Gözlerini susma gülüm
Göz yaşlarımın aktığı
Bir haziran akşamı
Cırcır böceklerinin sesini çalarım
Bir viyolonsel ağıtını belki
Sustuğun akşamlar
Düşlerim yalnız bir çocuk gibi kalır
Gözlerini susma gülüm
Gitme gülüm
Bütün yollarda yalnızlığını yürürüm
Çöl kumlarında bir akrep gibi
Kendi zehrimden ölürüm
Gitme gülüm
Gençliğimi büyüttüğüm o şehre
Denizinde kokumu bulamazsın-ki kalmamıştır-
Bir telin ucunda
Yüzyıl mahsur kalırım

Gülüm-seyişin

Ah şu gülümseyişin
Giydiriyor çıplak bir hüznü
Hercai güzelliğe
Yırtılmış kederli yüzünü
Bir oğul cenazesinde
Ağıtlanmış ananın
Ah şu gülümseyişin
Bütün rüzgarlara direnç kazanıyor
Dalgalı her bir deniz
Bütün öfkelerim mavi
Bütün sevinçlerim kızıla dönüyor
Ve ıssız dağlarımdan
Bembeyaz bir kuş havalanıyor
Ah şu gülümseyişin
Enlenmiş bir yürek bırakıyor geride
Dönüşsüz bir bilet
Ve iki yolcu bırakıyor
İkisi de kahverengi
Kardeş iki nehir gibi
Ah şu gülümseyişin.

Günebakan Ayçekirdeği

Bir gün karanlık bir gecede
Ay öptü güneşin sevgilisini gizlice
İffetini yitirdiğini düşünen sevgili
Başı önde çıktı güne
İçi coşkun ırmaklar gibi çağlar
Yüzü kızgın toprak gibi
Başını yukarı kaldırmasını söylediler
Tüm çiçekler
Utanmak mı lazım diye sordular üstüne de
Sevmenin utanması mı olur gönül düştüyse birine
Gönlünün gölgesinde ay
Işığında güneş
Bir metres hayatı yaşadı çiçek
Her gün iki sevgiliyi aldı koynuna
Gece başka
Gündüz başka
Birkaç ay alınca koynuna
Soldu yaprakları
İki çizgili tohuma durdu
Siyah ve beyaz
Ardından ağlarken çiçekler
Güneşe aşık
Ayın sevgilisi bu çiçeğe
Günebakanayçekirdeği  dediler
Bütün çiçekler
Birini sevmenin utanacak bir şey olmadığını
Bu dersten öğrendiler.

Hangimiz Kendimiziz?

Hangimiz kendimiziz?
Kendimiz tanımazken kendini
Herkes deniz olmak ister de
Deniz karaya vurur kendini

Hangimiz kendimiziz?
Kendimiz tanımazken kendini
Herkes güneş olmak ister de
Güneş buluta gizler kendini

Hangimiz kendimiziz?
Kendimiz tanımazken kendini
Herkes nehir olmak ister de
Nehir arayıp durur kendini.
Hangimiz kendimiziz?

Hesaplaşma

Bir hesaplaşma başlıyor
Ne zaman elime alsam kalemi
Anılardan kırmızı lekeler kalıyor
Ve intihar sessizliği kaplıyor çevremi
Eksik dişlerinin arasından
Tıslamalı bir ezgi bu şiir
Son türküsünü söyleyen aşığın
Bir deli rüzgarın koynunda
Nasılsa sevdiğine yetişir.

İki Yüz

Çok yürümüş bütün yolcular gibi
Yorgundu senin de yollar
Ama elleri korkaktı
Bütün dönemeçlerini sana soranların
Yaşadığın dünyanın
Ağırdı kirası
Kendi kaldıracağından
Daha ağır değildir yükü
Hiçbir karıncanın
Çıplak pencereleri
Örtmeye yetmez
Hiçbir gitarın telleri
Ve hiçbir ayıp ağır olamaz
Duyar kulak,deri,göz
Duyarsızlığı kadar
Duydum acını inan olsun
Bu yüzden kanar gülüşüm.

İncesu

Zaman her şeyi gizler zulasında
Ve bahar yeni bir evren yaratır yokluktan
Cadde üzerlerinin görkemi habersizdir
Ardındaki müphem ve umarsız yoksulluktan
Sesler ince kıvrımlarına gizlenmiş
Usul usul derine iner
Yorgunluk sarar sıcak bir yorgan gibi
İncesu kapatır gözlerini
Sabah geceden yavaş yavaş soyunur
Kırılganlık artık demir bir zırha bürünmüş
Hayat adaletsiz bir oyundur
Aceleye gelmiş sevişmeleri
Ter kokusunu taşır yorgun dumanlar
Çiçekler akar
Depremden korkan  evlerin arasındaki yokuştan
Boncuğa takılı korkulu nazarlar
Tepeden bakan ezan sesinde buluşur
Ve umut yetiştirir
Kaya diplerinde yetişen
Gün görmemiş çocuklar
Kuyruğu uzun ekmekler bekleyerek
İncesu evleri,
Entarisiz dolaşan fakir mahalle kızıyla
Sonradan görme yosmanın öyküsünü anlatır
Ve deyyus tefeci gibi durur
Tepede görkemli bir apartman
Bir yerde ucu sivri
Kurşun kalem gibi göğe yükselmiş
Dileklerin yazarı minareler
Ve altında çürümüş evlerin
Dileğinde yazılı çareler...
İncesu evleri yaşanmamış bir hayatı gizler
Bağırasım gelir ıssız köşelerde geceleri
Ah ince su evleri
Aralarda  gezinen acemi şair ayakları
Şaşırır kendini.

İnsanlık

Otuz altı yaşım anladım
İnsanlık çok uzak benden
Gelene sevincim çalıntı
Gidene üzülmediğimden
Bir korkudur insan olmak
Üzüntü var, kahır var, kızgınlık var
Elde kürek geziyor kırgınlıklar
Bir gülün kokusuna, çiçeğin sarısına
Yolunu şaşırmak
İnsanlıktan geri kalmak. Anladım.
Otuz altı yaşım anladım
Sevmek var sevilmek var
Ayrılmak var, özlemek var
Alev alev yanmak var
Kutuplarda donmak var
Hatasından dönmek var insanlıkta
Otuz altı yaşım anladım
İnsanlık çok uzak benden
Birisini karşılıksız sevmeden
Gidene üzülmeden
Gelene sevinmeden
Ağlamadan gülmeden
İnsanlık çok uzak benden.

Şimdi

İşte şimdi
Yıldızlar kayıyor gökyüzünden
Çiçekler kıvırıyor yapraklarını güneşe
Sokak köpekleri sahibini arıyor
İşte şimdi
Yoldaşları ürkütülmüş bir kuş
Kendi gölgesinden korkmuş
Arıyor gölgesini
İşte şimdi
Sokaklar denizi yalnızların
Bir martı kopmuş kanadından
Bir kaya başında teleği
İşte şimdi
Kendinden geçmiş bir sevgili
Kaybettiklerini dokuyor mendiline
Yüreğinde elleri.

İzler

Senin geçtiğin yerlerim
Silemiyor izini
Gülüşün kalıyor
Ağaca kazılmış kalp gibi
İçim acıyor
Senin geçtiğin yerlerim
Tanımıyor kendini
Yarınsız kalıyor
Yaşamım bu anda donuyor
Geçmişim ölüyor renginde
Sayrıydı yada değil mühim mi?
Senin geçtiğin yerlerim
Çarpıyor kendini hala
Bazen hızlı bazen yavaş
Her şey dönüyor kendine
Senin geçtiğin yerlerim birtanem
Sarıyor kendini hala
Senin gülüşünün rengine

Kalbim

Bu kaçıncı yalan kalbim
Bu kaçıncı aldanış
Saat dokuz derse yalan
Birine giderse yalan
Kahvaltı ederse yalan
Sevgini severse yalan
Aldan aldan aldan aldan
Bu kaçıncı yalan kalbim
Uçurum kenarı kalbim
Yolların dikeni kalbim.

Ömrüm

Ah düne dönüşü olsa
Uçurum dibine düşen ömrümün
Bütün yolculuklarından dönerim
Yaprağı kımıldamayan gönlümün
Ah düne dönüşü olsa
Sızısı cam kavanozlarda biriken
Havası kaçmış ömrümün
Böyle sevilmedim bir daha
Yüreğe saplanan mermi
Yaraya sürülen köz gibi
Emdiğin yerlerim sancıyor
Çocuğum, sevdiğim, düşmanım
Soluğum, tütünüm, dermanım
Ah düne dönüşü olsa
Duvarı sökülmüş ömrümün
Boyası dökülmüş ömrümün.

Karıma

Artık çocuklar ağlamıyor
Sessizliğimin arka bahçesinde
Güle oynaya resim çiziyorlar
Dört renk, kuşe kağıt
Sen varsın her karesinde
Üzmüyor akşamın kırıcı soğuğu
Şehrin hengamesi, umursamazlığı
Şiir kapımı vurup gitti derken
Geldi penceremden içeri
Senin gülen yüzünle çok geçmeden
Sevmek unutmak geçmişin kötü izlerini
Şimdi daha çok biliyorum
İnsanı küçülten geçmiş savaşlardan kaçması değil
Önündeki savaşlara hazır olmaması
Sevgin kadar geniş olmayı diliyorum
Evde sesin olsun diliyorum
Ocağın üstündeki piliçte
Sıcak yatağımda ve banyo küvetinde
Alışverişte kızıp evde barışmak istiyorum bir de
Sevişmek ağustos sıcağı fıstıkların gölgesinde.
Senin en büyük meziyetin beni sevmek
Seni mutlu görmek ve yazıya dökmek benim de.

Kırgınlık

Bu kadar dokunmazdı belki de
Yaralı bir çocuk görmeseydim düşümde
Belki ayrılıklar normaldir kim bilebilir
Bir anne hasreti olmasaydı içimde
Siz aklınızdan geçenleri söyleyin yine de
Hayra yorun düşleri
Küçük muskalar yazdırın kenar mahallenin birinde
Yaşlı bir amcaya
Bismillah diye başlayan
Ben çoktan gerdim kendimi çarmıha
Çivileri çaktım
Bütün umutlarımı yaktım kırk bir derece ateşte
Bu kadar dokunmazdı biliyorum
Çocuk kalmasaydı çocuklar
Ya da bir yağmur damlası kadar
Az iz bıraksaydı acılar.

Konuştukça

Konuşmayı belledikçe ben
Acılar çekildi yüreğimden
Bana öyle geliyor ki dostlar
Bilemem sizi
Elmayı dalından,üzümü bağından
Atmacayı kanadından
Sözcüklerle vuruyoruz
Ve konuşarak öldürüyoruz
Birbirimizi
Birisini kendi bedenimizden
Yeniden var ederken.

Kuruntu

Ayaklarının usulcacık bıraktığı
İzlerden yürüdüm
Tutundum
Yüreğimin sesine
Kapı önünde bekliyor gülümseyişini
Annesini yitirmiş çocukluğum
Bütün eski umutlarımı yeniledim
Rüyalarımdan uyandım
Soyunup geldim
Elinde eski bir aşkın
Solmuş kokusunu taşıyan
Kapısı sökük kalbinin duldasına
Elleri uzanmaz uzatsa ellerini
Sevse yüreği vurgun
Cüzdanında taşır kalbinden düşürdüğü aşkını
Söker gövermiş ekinlerimi
Her yanı bahar taşkını.

Mikyas

Hiç kimseyi sevmedim bu kadar
Yalnızlaştığım bir sokaktı sevgin
Bütün kuşları ürküten
Güvercin bakışlı çocuktum
Ayaklarım ıslak
Hiç kimseyi sevmedim bu kadar
Tükendiğim kalabalıktı sevgin
Yol açmadım biliyorum
Bütün dikenler benim
Bütün patikalarımda ayakların
Hiç kimseyi sevmedim bu kadar
Özgür bir kuştu yüreğin
Bağlandıkça acıtan
Ben göçmen kuş misali
Güz yaprağımdı sevgin.

Namlu

Silahını sıyırdı kılıfından
Köküne kezzap dökülmüş gül gibi
Ruhuna şeytan girmiş kul gibi
Titredim
Namlunun ucunu
Gözlerime doğrulttu
Bir adım geriye gitmedim
Bu gün gözleri
Bir ömürden güzeldi
Hedefinde olmaktan
Hiç şikayet etmedim

Ondört

Ben ayı
On dördünde de sevdim
Son dördünde de sevdim
Zamana bakmadım
Ve çiçeği
Kelebeği
Potansiyel insanı insandaki
Sevdim
Solar bir gün diye korkmadım
Ne mutlu bana ki
Geride
Zamana ayarlı sevgiler bırakmadım.

Öğrendiklerimdir

Aldanmayı öğrendim
Yaşadıklarımdan
Berrak bir suya uzanmak
Ve soluğunu yitirmekmiş
Çoğu zaman
Aldanmayı öğrendim
Aşklarımdan
Ömrünü adamak
Ve yalnız kalmakmış
Durmadan
Aldanmayı öğrendim
Dostlarımdan
Sürekli sevmek
Ve hiç düşünülmemekmiş
Ahir zaman

Öksüz

Kaç günüm geçti
Şu kapı önünde
Önlüğü yamalı çocuk gibi
Yüreğimde duyarak
Yırtığını acının
Şu kedi gibi sokuldum camına
Neşeli sohbetlerinizin
Buğusuyla ıslanmış camın
Demlenmiş çay kokusuna
Bir güvercin gibi tünedim
Deniz feneri gözlerinizin
Önü aydınlık çatısına
Sızdırdığı sularda
Yaralarımı sarmak için
Islak yollarınızın
Dehlizlerinden
Bir geçimlik geçmedim
Kapı ağzında uyanmış
Ağlayan çocuktum ben.

Ömrüm

Takvimine tutunamayan günler gibiyim
Yaprağım düşüyor avuçlarımdan
Yaşandığı belli olmayan bir tarihin ortasındayım
Önüm arkam sağım solum yitik zaman
Varlığı belirsiz deniz kuşuyum
Denizim kuruyor kanatlarımdan
Dümeni boş bir yelkenlinin ardından
Kayboldum
Bütün yönlerim sütliman
Ömrüm otuz beş rakamının önünde
Koşup duruyor
Şüpheliyim varlığından.

Öznesini Arayan Şiir

Herkes kendisi kadar küçükhanım
Ne dünya daha büyük
Ne işler daha önemli
Herkes yaptığı kadar
Üç öğün diye bir şey yok
Aklından geçtiği kadar öğün
Ve ay altında tuttuğun el
Elini tutmuştur o kadar
Herkes kendisi kadar küçükhanım
Herkes kendisi kadar
Yollar uzun değil aslından
Korkularla çarpımı kadar
Uzar muhayyilede biraz
Her el bildiğini yazar
Ve bütün yaralardan aynı tarz
Kızılca bir kan sızar
Ne kimse uzar
Ne de kısalır zaman
Herkes kendisi kadar hanımım
Herkes kendisi kadar.

Papatya

Sevmiyor yaprakları olmayan
Solgun bir papatya oluyorsun
Yerde ayak izlerin üst üste
Seviyor yaprakların tedirgin
Saklayacak şey arıyorlar
Utanmış yüzlerini
Bir fal nöbetinden geride
Güneşi kararmış çöl oluyorsun
Bedevi seslerinden uzak
Bütün yolların sahipsiz
İzsiz bir ayak
Dolaşıp duruyor yüzünde

Sen Susunca

Sen susunca
Kapıları kilitleniyor gönlümün
Ömrüm bir gününü görmüyor
Sen gidince
Umudu tükeniyor kavuşmaların
Ömrüm yorgun düşüyor koşuşmalardan
Sen susunca
Kelimeler yitiriyor sevincini
Karanlık basıyor her günümü

Senin Geçtiğin

Senin geçtiğin yerlerim
Silemiyor izini
Gülüşün kalıyor
Ağaca kazılmış kalp gibi
İçim acıyor
Senin geçtiğin yerlerim
Tanımıyor kendini
Yarınsız kalıyor
Yaşamım bu anda donuyor
Geçmişim ölüyor renginde
Sayrıydı ya da değil mühim mi
Senin geçtiğin yerlerim
Çarpıyor kendini hala
Bazen hızlı bazen yavaş
Her şey dönüyor kendine
Senin geçtiğin yerlerim bir tanem
Sarıyor kendini hala
Senin gülüşünün rengine

Gidişin

Senin gidişin ömrümü buruşuk bir kağıt yapıyor
Nerede olduğu önemli olmayan
Kirli ve önemsiz yapıyor
Yaşamak isteğimi yoldan çeviriyor
Senin gidişin kahredici bir sessizliğe dönüşüyor
Gülmenin kahkahalı yerinde
Hüzünlü ve kederli yapıyor her şeyi
Duvarları kaplıyor yırtılmış sarı bir duvar kağıdı gibi
Senin gidişin baharı ağaç dallarından topluyor
En hayat yerinden vuruyor yaprağı
Duman ve is yapıveriyor
Yıkılmış bir ocağın taşları gibi kirli ve genzi yakan bir koku bırakıyor
Lezzet duygusunu yok ediyor senin gidişin

Seninki Abi Sevgisi

Kardeş seninki abi sevgisi
Sessiz bir türkü benimkisi
Uzun hava, telli turna
Bir kanadında
Kırık bir kız kardeş
Bir kanadında
Yarım sağlık bir ana
Kimi sevmeli bilmem ki
Bütün ayrılıklar yorar beni
Hepinizi yüreğime koyup
Issız bir toprakta sessizce ölmeli
Sizsizlik asla bulmamalı beni
Şehvetli bir sevişmenin kucağında
Ah anne güneşte çekmiş bir gömlek gibi
Küçülmüş bir fotoğrafsın
Kaygım mukadderse, mevsim sonbaharı ömrümün
Münevver ılık bir hasret eğitmeni
Nerik kıskanç ayrılık zamanı
Yeşertirken en nadide gülleri
Evimizin gülayları
Şimdi bir nefes sıhhat arar
Sultan Süleyman
Gül güllü gül
Diye ağlarım burada ben
Sizi bir kağıt gemiye doldurup
Yüreğimin ırmaklarına saldım
Yüzdükçe geminiz siz
Battığı yerde ben ıslandım.

Şair Kim?

Ben şairim
Hiç şiir okumayan.
Şiir yazamaz bence
İçinde şiiri olmayan
Ne vakit elime kalemi alsam
Önce üşüşür eskiler
Onların diliyle yazarım bir süre
Sonra siler hepsini benimkiler
Savaşmağa başlar olanla
Olması gerekenler(!)
Ben şairim
İçimde kendi denizim
Kendi balığım
Kendi dağlarım
Kendi çağlarım var
Bir an olur ki içimde
Dar gelir bütün zamanlar
Adını koymaya çalışır akıllı bazı kişiler
Onların kılıcıyla vurur şiiri
Bazen akıllı kişiler
Oysa ok ve yay
Hedef  ve zay aynı şey
Sizde varsa vurulacak şey
Herkes aynı yoldan yürümez
Yürüyemez de
Bazen patikadan yürür insan , sever de
Patika yok! diyenden bir şey beklenmez
Ben şiirim
Dizeyim, beyitim, dörtlüğüm
Şiir nedir denince olur da
Tutuyor bazen götlüğüm
Naif yerinden öptüğüm!

Şehla

Sen sıcacık kalbini sevdiğim çocuk
Şehla gözlerinde biriken acı çığlık
Balkıyıp durdukça yüreğinde
Her denizde ölüyor bir balık
Elinde kör bir kılıç
Kaderin huysuz atına binip
Mevsimsiz harmanlar savurdun
Yurdun zamansız bilinç
Haydar’ın sokağı gibisin
Sevdiğin çocuklar üstünde
Eskimiş oluyor yüzleri ve geç
Seni fark ettiklerinde.

Tarih

Solmuş bir öpücüğün
Dudakta bıraktığı
Buruk tattır tarih
Geçilen yolların
Keskin virajlarına
Aşina olmaktır tarih
Yarına açılan kapının
Dört eşit vidasından
Paslanmış olandır tarih

Ülkeme

Kara-kollarında büyüttüğün çocuklar
Alınlarında bir leke gibi taşırlar adını
Nasırlı ellerinin ağırlığını
Hasat zamanından biliriz
Bütün körpe fidanlarını
Yaralarken parmakların
Ateşin uygarlığa değil
Barbarlığa yanar senin
Ey yaşam vergisi ağır ülkem
Katma değerini
Bana
Ödettin temerrüt faiziyle
Artık ışıklarım sönük
Yollarım ıssız
Leşimi kollarında taşıma istemem
Ağrılı bir dağın başından
Rüzgar savursun küllerimi
Yedi düvele.

Yalnız Kuşlar

Yalnız
Kuşlar
Titrer
Rüzgarda
Tünedikleri
Dal
Dulda
Olmayınca
Bütün
Trenler
Yalnızlığa
Gider
Peronda
Gülümsek
Bir
Yüz
Olmayınca
Işıklar
Matem
Yanar
Şen
Yüzlere
Şavkı
Vurmayınca
Elim
Cebimi
Deler
Parmaklarım
Derisini
Yüzer
Bir
Elin
Sıcağı
Üstünde
Olmayınca.

Yalnızım

Yalnızım
Şıpıdık terliklerinle
Sesimi götürdüğünden beri
Gecenin koynunda
Bir söğüt ağacı kadar
Yalnızım
Güleç yüzünle
Bütün güvenimi aldattığından beri
Bir tepe başında
Çatısı sökülmüş ziyaret gibi
Yalnızım
Sessizliğimin duvarlarında
Yankılanıyor sesin
Varlığının celladı
Anıt mezarına kilitledi kendini
Yalnızım
Kanıyor yaptığın işkence izleri
Varlığın bir kez öldürdü
Bin kez öldürüyor
Varlığının izleri

Sen

Sen benim kuş tüyü yastığımsın
Başımın özlediği ve ömrümün gözleri kapalı
Akıp geçtiği
Mutluluğumun sürmeli bakışısın
Ela hüzünler ve keyifler derdiği mavi
İnce belli bardağısın çay kokulu düşlerimin
Örgülü saçları hasret rüzgarlarımın
Sen benim ağrıyan dişimsin
Yalnız geçilen sokaklarımın
Kaval üfleyen dilencisi
Ezgilerin kıvrımlı ritminde
İnce bir sızısın

Yollar

Her yol
Boynu bükük bir ezgidir
Çağırır umudun kırık havasını
Güneş yanığı yüzüyle
Götürür gölgesini sürükleyen
Arayış içindeki insanı
Siz uzaklaşırsınız bir yerden
Kederden bunaldıysanız eğer
Ben yaklaşırım bunalım bir kedere
Çünkü dönerim bir göbekten
Her sefer başladığım yere.

Yalan

Bu ağaçlar yalan yere
Boşuna aramaktayım biliyorum
İçimdeki çöl sıcağına gölge
Yeni susmuş bir hıçkırık gibiyim
Yumuşacık sarılmış kazağınla
Bembeyaz boynunda
Kırlangıç sesleri geçer üstümden
Bir kervan yürür soluk soluğa
İlişilmeyen bir serabım aslında
Göğsümde attığını duymazsam kalbinin
Döndüğünü bilirim geriye kırmızının
Ve yokladığını içimi bir sızının

Yaşam Şeklimiz

Biz bir yere varmayacağız
Muhtemelen kaybolmayacağız
Yolsuz kalmayacağız ,rüşvet almayacağız
Acele edip yorulmayacağız
Bir çim tohumu gibi bazen ayak altında
Bazen dağ başlarındaYaşayıp duracağız
Aldığımız nefesten dolayı da
Kimseye borçlu kalmayacağız.

Küçüksün

Küçüksün
Avuçların kaybolur ellerimde
Ve hüzünlü nota olursun
En güzel aşk şarkısının orta yerinde
Küçüksün
Bir çiçek yaprağı kadar
Sabah rengarenk açarsın
Solar tüm renklerin akşama kadar
Küçüksün
Akşamlar korkutur seni
Gözyaşların alır götürür
Bütün sevinçleriyle koca evreni
Küçüksün
Sözler büyük kalıyor
Kapkaranlık kafamda
Tüm sesler kayboluyor
Ve küçüksün
Talih tarihten ne kadar küçükse

Talih Kuşu

“Sen beni hep batağa düşürüyorsun
Başkası gelip kurtarıyor”
Yanında yalnız bir gülüş taşıyor
İçinde sessiz bir keder
Kim olmuş sebep ya da ne
Ne fark eder
Çantasında eski bir telefon taşıyor
Ve çiziktirilmiş bir defter
Ne yazılmış, ne söylenmiş
Ne fark eder
Verdiği bütün sözlerden dönüyor
En yaklaştığı anda kendinden kaçıyor
Kader
Anlamışsın ya da anlamamış
Ne fark eder.

Barak Uzun Hava

Şemen kara yağız bir oğlan
Buğday yanığı teniyle başak başak saçları
Güney doğu sıcağı kurak bakışları
Issız ve kimsesiz
Ama dağ değil yükseği
Geyik avlamıyor koyun yayıyor ovada
Kaval çalmıyor, uzun bir hava okuyor yüceden
Gırtlağında düğümlenmiş aşkı
Elindeki sopaya işliyor
Hava dingin
Yel esmiyor
Kuş uçmuyor
Köpek havlamıyor
Uçak geçmiyor
Her şey bu yokluktan besleniyor yirmi birinci yüzyılda bu ovada.
Nazlı kurak iklim rüzgârına tutulmuş yüzünde
Sessiz bir aşkı çürütüyor usul usul
Döndüğü halaylar gibi yavaş
Yollar gibi uzun
Ve kısmeti gibi yoksul bir kız
Yüzük kadar küçücük bir ağız
Sanki sözler sığmayacakmış gibi duruyor
Oysa en güzel sözler bu ağızdan çıkıyor
Çıktığı an ovaya
Yılkı gibi dört bir yanı sarıyor
Ve Şemen’i buluyor
Şemen deli
Şemen mecnun ve divane oluyor
Yerinde duramıyor
Nazlı’ya varamıyor
Bir uzun yol boyunca ağıt halay oluyor,
Halay ağıt oluyor
Dolam dolam poşu
Dolam dolam keçik
Dolam dolam zıbın, köynek oluyor
Kör bir karanlıkta kendi zindanında
Sahipsiz bir köpek gibi uluyor.
Ovanın düzünde
İyinin öteki yüzünde
Topal bir çakal yatar
Adı Ali
Gözleri kuytu ve derin
Serin bir asmanın altında
Zengin
Kibirli ve kıskanç
Zalim
Gözünde nazlı bir hayal
O gözler kamçı kamçı
Çakmak çakmak
Yaş yok
Sanki ovanın kurağı düşmüş içine
Yalım yalım yanıyor
Kimse yanında duramıyor
Ali fesat
Ali hain
Kendi adına zalim
Aman bilmez bir Arap Beyi.
Koçero’nun Gülay bir sabah bağın teveğine sarılı
Ucu yanık bir mektup bulur
Ve açar okur
Küçük bir sitem vardır
“Karşıdan geliyor bir çift maraba
Yıkıldı hanemiz kaldı haraba
Anan seni verdi bir dil bilmez araba
Kurbanlar keserim de geldiğin gece
Gelemez miydin gelemez miydin?
Tama ben de seni sevdim diyemez miydin?”
Birden bağ ayaklanır
Rüzgâr çıkar
Tozu dumana katar
Göz gözü görmez olur
Ama Gülay mektubu bırakmaz
Kendi yolunu bulur
Ve Koçero ’ya verir.
Kaç keçi, kaç koyun görür bilinmez ama
Koçero önünde bir sürüyü kişler gibi hızlı
Bir sürüyü gözler gibi sinik
Ve bir sivrisinek gibi kaçak
Doğru Topal’a koşar.
Gün batmadan ovayı bir karanlık kaplar
Çılgın
Belirsiz ve öfkeli karanlık
Önce havaya
Sonra yuvaya
Ve sonra yüreklere yayılır
Korkunç bir çığlıkla Topal Ali bayılır.
Kimse ne olduğunu anlamadan sorgulamalar başlar
Önce en yakın arkadaşlar
Sonra yolda yolakta yoldaşlar
Sonra herkes birbirine sorar
Ama cevap derin bir sessizlikte
Önemini yitirir
Hayat yeniden eski ritmine döner ve yavaşlar.
Nazlı bir selvi gibi ovanın güzelliği
Kendi geleceğinin kederli hüznünde
Rengini kaybeder
Ve keder bulaşıcı bir hastalık gibi
Tüm ovaya nüfuz eder.
Şemen bir ayin gibi her gün tekrarladığı
Nazlı’ya mektuplarını yazmaya devam eder
Ama kalbinin en kuytu yerinde korku
İnce bir sızı olmuş
Bağlamanın telinden süzülür ılgıt ılgıt
Zılgıt zılgıt haykırır Şemen
Ve Nazlı’nın duyduğuna kanaat getirince
Susuverir hemen.
Çünkü nazlı korkunç bir kadere
Ve sonsuz bir kedere yelken açmıştır
Kendi gölgesinden korkar olmuştur
Kendi kusuru olmayan bir bela
Gelip Nazlı’yı vurmuştur.
Babası bağ bozumu vakti
Verir kararını
Sanki her tevekten öcünü alır gibi
Salkım salkım satar Nazlı’yı
Tane tane satar
Henüz yeni terlemiş memeleriyle
Süt kokusu çıkmamış ağzıyla
Sigara ve kül kokan
Aksak ritim bir halayın başı
İblise
Topal Ali’ye
Satar.
Nazlı bir ceylan gibi
Sessiz bir tevazuuyla karşılar
Babasının kararını
Kapar ömrünün bu yarım kalmış ilkbaharını
Kadın olmanın zorunlu nöbetine
İlk eğitimini alır.
İliklerine kadar soğuk
Karanlık bir pınardan oluk oluk akan su
Kalbinin üzerindeki ateşi kaplar.
Şemen bağlamanın telinde bir nağmedir artık
Hasret türkülerinde mecnun
Sevdada kara
Yüreğinde onulmaz bir yaradır.
“Kimim ben hatırlat bana
Kendimle tanıştır beni
Nasıl yalvarayım sana
Lisan ver konuştur beni
Ömrüme ermeden zeval
Geçen günler oldu hayal
İçime bir güzellik sal
Küskünüm barıştır beni”
Şemen böyle söylüyordu artık
Bağlamasına yüklenip
Sema bu kadar kedere başkaldırıp
Kendi töresini bozuyor
Temmuzun sıcağında dolu
Ağustosta boran oluyordu
Ama acı olduğu yerde duruyordu.
Eylül ayının sarı yaprakları takvimden düşerken
Düğün hazırlıkları başlar köyde
Nazlı kendi kaderine düğüm olan bağda
Son bozumunu yaparken
Bir çirtik üzüme buladığı zehri içiverir.
Hayat sessiz ve geride kalan bir tarihtir artık
Acılar ondan uzaklaşırken
Töre kendini tüketir.
Son kalan canını da böyle verir toprağa.
Çırpınmaz
Sarılır
Öper o süt kokan ağzıyla
Ve gelinliğini beyazın kiri gölgeleyen parlağından değil
Toprağın her şeyi kabul eden kırmızısından seçer.
Ve o an kendinden geçer.
Şemen haberi alınca
Susar
Durur
Oturur
En güzel duygularını yüklediği tellerden birini alır
Boğazına bağlar, ince bir kan sızar göğsünde Nazlı’nın olduğu yere doğru
Tam kalbinin üstünde donup kalır
Artık bağlama öksüz
Türküler sözsüzdür
İnce bir iniltinin eşliğinde
Nazlı diyebilir
Ve koca bir ömre bedel aşk
Oracıkta yenilir.
Topal Ali kurşun atar havaya
Öfke ve hayal kırıklığının sesi o kadar yüksektir ki
Kulaklar sağır
Yürekler suskundur
Atılan kurşunlardan biri
Ali’yi diğer bacağından vurur.
Barak bu hüzün ve kederin
En derin
En narin havasını
Hala anlatıp durur.

Kayıp

Upuzun vagonlar geçer yanımdan
Kalın anlaşılmamışlıklardan kaçan.
Ses geçirmeyen camlardan yansıyan
Sadece insanlardır
Gazete okuyan, soluyan
Büyük olduğunu boş koltuk kalmayınca anımsayan
İnsanlar
Zırha zırh dolu
Hınca hınç boş vagonlarda
Upuzun geceler çöker üstüme
Üstü yıldız altı ıslak yorgan
El değmemiş uykularım kaçar bir yerinden
Sökülür gelecek güne güvenin bütün taşları
Yaşadığım An-karadır
Ve kaçacak başka şehir yoktur
Çünkü bütün şehirler kaybetmişlerdir tenha sokaklarını
Karanlık köşe başlarının mütecaviz
Yasal boşluğuna.
Aydınlık günler de doğar üstümüze
Elde hiçbir şey bırakmayan geceden
Hayat ipini koparır bazen
Umut ansızın gelir
Temelsizdir
Yeni açan bir yaprakla yeşerir
Bir maganda kurşunuyla son bulur
Upuzun vagonlar geçer önümden
Kimliksiz ve kimsesiz bir kaybolmuşluktan gelen.

Korku

Kimse konuşmuyor doğrusunu
Ben söylemeğe korkuyorum
Korumasız kalmak fena vuruyor
Beynimin topuğunu
Beynim acıyor en acınası yerinden
Dostum diyemiyorum artık
Her şey sözleşmelerin
Küçük yasal boşluğuna uyuyor çünkü
Kime elimi uzatsam
Bir icra talebi geliyor elinden
Başarı nedir öyleyse
Çalışmağı çıkarınca içinden
Geriye üç kağıt kalıyor ihtimal
Ya da olmayan dördüncüyü aramak

Kahır

Güç anlaşılır
Siz yolculuk sanırsınız gittiğinizi
Ben bilirim
Kaygan bir zemindir hayat
Elinizde sokağın kiri
Kahır kendiliğinden değildir
Çivisi sökülmüş koltuk değneği
Ya da ışığı alınmış bir çift göz
Terk edilmiş bir sevgidir ya da
Kahır kendiliğinden değildir
Sokakta gezinir nedeni
Siz ışık sanırsınız sevgiyi
Ben bilirim
Değildir
Karanlıkta kalmış bebeğin
İnsan sanması gibidir
Yanındaki böceği

1967

İlk çığlığımda isyan vardı
Çin’deki zafer sarhoşluğundan
Almış rengini
Terazisi bozuk dünyaya
Ve ilk çığlığımda
Zeytin ağaçlarının budanmasına
Hayıflanmıştım biraz da Yunanistan’da
Çatıda guruldayan beyaz güvercinler
Kırmızıyla lekelenmesin diye
Dis-k-alifiye olmuş işçiler
Yeniden sahne alırken
Yeni bir kalbe kavuşmuştu
Güney Afrika’da bir ölümcül vaka
Dr. Christian Bernard’la
Canım ay ayaklar altına alınmamıştı daha
Nijerya’da kırmızı-siyah nehirler akıyordu
Ve Kemal Tahir Devlet Anasını
Tenha bir matbaada basıyordu
Ben doğduğumda
Sen yoktun
En çok da buna ağlamıştım
Gözlerimde bir balık intiharını görmüştüm
Ben doğarken
Sen yoktun
Yıl bin dokuz yüz altmış yedi
Şimdi geç kalmışlığınla
Cezalandırıyorsun beni.

SENİN BEYAZIN

Sen yankısız şarkılar söylemeye alışıksın. Senfonik ezgiler seni tanımaz. Ben acılarla yüklü bir tarihin her türlü tanığıyım. Telime dokunmayı bilmelisin çağını anlamak için. Çünkü insan eylemde bulunmadan anlayamaz kendi gerçeğini. Ben senin gerçeğinim. Tarihsiz söylencelerinin, umutlarının ve sevinçlerinin tınısıyım. Senin sözsüz duygularına ses, anlam veremediğin sesine tel… Ben senin yüzüne aynayım. Güzelliklerine tut beni. Aşkınla avut beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın…Düşün Karacaoğlan’da aşk nasıl vurdu kendini açığa. Dadaloğlu erliğini meydanlara nasıl haykırdı. Köroğlu diye bir yiğidin avuçlarına değdim ve coğrafyadan coğrafyaya, tarihin o dar dehlizlerinde biçim değiştirdim hep. Ve şimdi yüreğimi ellerine verdim. Dokun ki sevecenliğinle açılsın yüreğim. Dokun ki akan sularda ses vereyim. Dokun ki matemim son bulsun. Acemi ellerine ahenk, düzensiz duygularına dem getireyim. Dokun ki tutukluğum bitsin; avaz avaz bağırayım yaralarını. Dokun ki sarayım yaralarını. Ben senin ellerine hasretim. Yatağının bir ucunda unutma beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın.Tuhaf bir ezgidir gençlik. Gür ve anlaşılmaz nağmedir çoğu zaman.  Zaman geriye olanak tanımaz kendini tanımadan. Beni unuttuğun anları taşıyamam. Çatlarım kahrımdan. Utanırım evinin bir köşesinde tozlanan gitarın olmaktan. Tozlu raflarında unutma beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın.Senin karlı bir kış gününün akşamında tanıdım. Kardın. Sonra karıdın. Bütün temiz duygularımdın. Görmedin. Yıllar eriyen kar misali eskitti bizi. Beyaz uzun saçların hala kalbimin en derin sızısı…

ARZ-I HAL

Sana söylenmedik sözler büyütüyorum bahçemde.Solmayan çiçekler yetiştiriyorum. Renklerini bilmediğim çiçekler… Dallarına konan böcekler baygın düşerler akşamın alacasında. Her seher vakti türküler söyletirler kuşlara. Sana acılarımdan mutluluk yetiştiriyorum, kollarımı kıpırtısız bırakacak kadar büyük ölüm acılarından damıttığım.Sana iç yolculuklarımın aktığı yollar döşüyorum; menzilsiz, uçsuz bucaksız yollar. Anımsa gittiğin günü. Bir temmuz akşamı, kuytularımda kaç kuş son nefesini vermişti; yavrusunu yitirmiş kaç sokak kedisinin iç paralayıcı çığlığı duyuldu sesimde. El ayak çekilmesin diye deli gömleği giydim gün boyu.Suların sessizliğinde duyduğum her kıpırtıdan korktum. Nilüferler şahittir aşkımı ben durgun sularda büyüttüm.Sen yosun kokan denizlerde güneş yanığı tenini koklatırken tanımadığım bir gence, ben tenimi dağladım aynı güneşin közlenmiş ateşinde. Yaralarımın kabuğunu soy, kendini göreceksin. Belki de bir kabuğun altında bir daha böyle güzel yetişmiş bir yemiş göremeyeceksin.Nice çaylar aktı bu yaz derinlerimden. Deminin buğusunda kalbimin bitmeyen sızısını taşıyarak; ve bütün apartmanların  bodrum katından nefret ettim, bir Bodrum sabahı senden aldığım mesajı okuyarak. Nice çaylar aktı apartmanların bodrum katlarından, bütün aşıkların düşleri ıslak bir yorgan gibi ağır ve yamalı; bahçelere oturup birer efkar sigarası yaktık. Ve düşlerimizin dumanından sevgililerimizin boyunlarına sevdalı türküler taktık.Yalnızlığımdan söz ettim sana. Artık yalnız olmadığını söyledin. Belki de kendini bilmez bir yalnıza verilecek en doğru cevabı seçtin. Ama herkesin kavak ağaçları gibi desteksiz sallandığı yalnızlığın bir gün konuğu olursan, bu cevabın ne kadar derin izler bıraktığının anlayacaksın, en güzel uykulardan uyaran korkulu bir düş gibi.Ama yine de ben sana söylenmedik sözler büyütüyorum bahçemde. Gülleriyle gözyaşlarına dokunabilmek için. Sana uzanmak için bir sevgilinin elinde. Ve eğilip öptüğün dudaklarında nemli bir gülümseyiş olabilmek için.Benim anlamadığım, bu kadar konuştuğumuz halde nasıl duygu oluşturamadığımız. Nasıl farkına geç vardığım senin. Seninse beni hiç düşünmediğin kabullenmesi asıl zor olanı. Çünkü benden bir parça kadar yakınsın bana. Hiç ayrı insanlarmışız gibi gelmiyoruz aklıma. Alışamıyorum senin başka birine aşık oluşuna.Yirmi günlük tuttum senden sonra. Baktım ki yirmi ayrı sen yazmışım sayfalara. Meğer ne çok sen tanımışım. Oysa başkaları da vardı hayatımda ve ben aşk yaşıyordum güya. Bir yapraktan yirmi sayfa nasıl yazılır diye sorma. Yüreğinden başka sığınacak yeri olmayanların daha kalın bir kitap yoktur hayatında. Senin yüzün yansımış bütün sayfalara. Bana okumak düştü yalnızca belki temize çekmek bir de uyarınca.Uzun zamandır ilk defa korkuyorum hayatımda. Kaybetmeyi göze alamayanların, kazanacakları bir şeyleri yoktur. Ama göze aldıklarım arasında seni kaybetmek yoktu. Ben seni istedim sevgiye susamış kollarımın arasında yalnızca. Ama sanırım seni kaybetmeyi de öğretiyorsun bana, sevmeyi öğrettiğin üslupla. Tıpkı kazanmayı bilmeyenlerin, kaybedecekleri bir şeyleri olmayacağı gibi, seni de kaybettiklerimin arasına yazıyorum usulca. Melekler kendi cennetlerinde yaşamalıdırlar, unutma.Hoşça kal sevgili meleğim.Başını bir dostun yastığında unuttum. Yüzün siliniyor hafızamdan yavaşça.Hoşça kal sevgili meleğim.Hoşça kal…

ELEŞTİRİ

Baktığımız yerden her şey doğru görünür.Işık ışınlarının doğasını kavrayana kadar geçen binlerce yıl, insanlığa doğrunun ne olduğuna dair hiç bir şey öğretememiştir. Yazılan ve çizilen bütün kalıplar bir açının kenarlarıyla sınırlı olmuştur. Bakışımızın açısı. 45, 60, 90, 180 vb. açılar hep iki çizgiyle ifade edilmişlerdir. Bu iki çizgi arasına sıkışan görüş alanımız bize her şeyi doğru gösterir. Dışında kalan her şey yanlıştır. Ya 360 derecelik bakış açısına sahip olacağız, ya da dünyanın bugün yıkımına zemin hazırlayan kahpe ve acımasız görüş açılarına sıkışıp kalacağız. Dünya 360 derecelik dönüşler yaparken biz kendimizi küçük açılarla ifade etmeye çalışan aymazlar olarak iki çizgi arasında zikzaklar çizerek milyonlarca yılı daha boşuna harcayacağız.Bu dünyanın ilerlemesi için bulunan en değerli şey olan eleştiri kavramı da yalancı sohbetlerin çeşnisi olmaya devam ediyor. Var olan bir şeyi doğru ya da yanlış yönleriyle incelemek olan eleştiri; sadece yanlışlıma üzerine bir tirada dönüşmekte, bazen ölümüne sıkılan kurşunla yer değiştirmektedir. Eleştiri insanoğlunun bulduğu en ilerletici itici güçtür. Ampirik yada analitik, her türlü objektif tutuma ihtiyaç duyan eleştiri, daha çok tekil olgular üzerinden yapılan dar çıkarsamalara kurban edilmiştir.Dilimize sosyalizmin alfabesiyle girmiş olan eleştiri kavramı, sol bir söylemle demagojik halini almış, üstatların yaptığının tersine, ilerleyişi durduran, bahane üreten ve başkasına kusur yükleme mekanizmasına dönüşmüştür. Yaptıklarının sorumluluğunu alması gereken insanoğlu, eleştiriyi daha çok karşısındakini suçlamanın aracına dönüştürmüş ve kendi yetersizliklerinin üstünü örten bir kabuğa büründürmüştür. Doğruya yönelme aracı olan, yanlıştan döndüren, bilimin gösterdiği nedenselliği kabul eden eleştiri aklı, bu rotayı çoktan kaybetmiştir. Yanlıştan dönenin döneklikle suçlandığı bir mekanizmadır artık eleştiri. Statükoyu korumanın, güçleri yedeklemenin aracıdır. Yalanın arkasına sığınanları koruyan bir güce dönüşmektedir. Bilgiye erişimi kısıtlı insan, artık doğru muhakemenin araçlarından da hızla uzaklaşmaktadır. Güçsüzleşen insanoğlu tutuculaşmakta, kendi içine kapanmakta ve yıkıcı bir saldırganlığa yönelmektedir. Eleştiri her geçen gün güç yitirmektedir.Haklı olmakla meşru olmak arasındaki sınır belirsizleşmektedir.Tartışmak kim olduğumuzdan bağımsızdır. Gerçeği arayış, kimliklerimizin sınırlarına takılıp kalamaz. Gerçek neyse bulmak ve teslim etmekle görevliyiz. O halde bazen aleyhimize de olsa doğruyu bulup, açıklamakta tereddüt etmemeliyiz. Yoksa eleştirinin doğası bizi de tarihin çöplüğüne değersizlerin arasına fırlatıp atıverir. Haykırışlarımız birkaç tarla faresinin hassas kulaklarından başka bir yerde yankı bulamaz.

OLAN-BİTEN

Olan bitenlerle ilgili biraz kafamı yormak istiyorum bugün. Olan ne? Biten ne?Olan:Sanırım ülkemizde olanlardan başlamalıyım.Ülkemizde olan müthiş bir keşmekeş. Alt üst oluş. Devrimci durum. Ama bunlar devrime sebep olmuyor. Daha çok biz kültürel altyapımz gereği alt üst oluşu sevişme olarak algılıyoruz ve bundan devrim sonucu çıkarmıyoruz. Sevişmek için uygun zemin arayışı çıkarıyoruz. Sonuç olarak da "devrimci duruş" olarak kalıyor her şey. Hiç ilerlemiyor.Olan: Kişisel alanda bir kimlik bunalımı oluyor. Sağcı-solcu-dinci-kinci hepsi bunalım. İlerleme olmayınca bunalıyoruz. Sağcı kapitalist olmak istemiyor tam olarak. Çünkü sömürü kelimesinden hoşlanmıyor. Solcu sosyalist olmak istemiyor çünkü biraz kendini düşünmek de istiyor. Dinci tam teslim olmak istemiyor, çünkü biraz sağa sola takılmak istiyor. İçmek,sevişmek,türlü cevizler kırmak istiyor. Sonra tam teslim olmak istiyor. Kinci... ha o tam istediği gibi. Kin tutup duruyor. Çünkü hayat onun istemediği şekilde cereyan ediyor.Olan: Kimlik bunalımı. Önceden Sağcılık, sonra solculuk, daha sonra dincilik, sonra cumhuriyetçilik, sonra muhafazakarlık, laik cumhuriyetçilik,şimdi tekrar dincilik revaçta. Bu da bizim vatandaşımızı yanar döner yapıyor. Seviyor sevmiyor falı bu yüzden tutuyor bu ülkede.Olan: Kendini ifade etme sorunu. İfade özgürlüğü olmadığı için sorun olmaya devam ediyor kendini ifade etmek. Olmadık yerde ben Kürdüm biliyor musun veya ben eşcinselim biliyor musun? sorusuyla karşılaşabilirsin. Kıllı değilsin ama... Hemen bıyık bırakırım. Kıro değilsin ama... He wallah. O zaman ananı s.... hewal. oldu mu he?Eşcinsel de değil gibisin... Kırıtıyorum ya. Yok yani kalın bıyıkların var. Kestim. Şimdi nasıl? Kıçına benzemiş mi ağız bölgem?Sonuç: Obsesif-kompülsif bozukluk. Sınırda kişilik bozgunları. vb.vb.Olan: Dindarlık paye görünce kafasına bez geçiren dindar oluverdi. Ama moda ve sermaye bu kadar basit olmadığını hatırlatınca işin, "ipekçiler" girdi piyasaya. Görünmez olması için çabalanan vücutların üzerinde uçuşan ipeksi dokunuşlar hayal dünyamızı inanılmaz zenginleştirdi. Gür saçların gizlenemez topzulu yükselişi, göğüslerin en narin ipekler altından gelgel edişi, estetik burunlardan gelen sıcak ve seksi nefesler eşliğinde, türban penceresinden bize mükemmel bir put gibi bakan muhteşem kadınlara dönüştüler. Artık sürmeli gözleri türban değil, sigaranın kıvrım kıvrım yükselen dumanları gizliyor.

KARTOPU

Kartopu oynamanın ne kadar tehlikeli olabileceğini evvelsi gün öğrenmiş olduk. Yanlışlıkla sevinçle savurduğunuz bir kartopu komşunun camına değerse bunun cezası ölümmüş. Amerika'da mülke izinsiz girmenin cezası ölüm olur da filmlerde, çok tuhafıma giderdi. Bizde mülkümüze gece yarısı en tatlı uykumuzun arasında sızan adi hırsıza eşit güç kullanımı arayan adalet sistemimimiz, cama çarpan kartopu için bir insanı kalbinden bıçaklayan katile ne ceza verecek bakalım. Hangi saygın indirimden faydalanarak aramıza sızacak bu cani daha sonra; hangimizi, hangi basit kusurumuzdan dolayı doğrayacak diye gün sayacağız. (daha&helliip;)

TECAVÜZ NEDİR?

Tecavüz:  sınırı aşma; namusuna saldırma, sarkıntılık; aşma, öteye geçme olarak tanımlı TDK sözlükte.Özgecan Aslan cinayeti bunları tartışma şansı verdi bize. Bir başkasının vücut ve kişilik bütünlüğüne yönelmiş şiddet ve hak ihlali olan tecavüz, mütecavizin eylemini sorgulama hakkını veriyor bize. Tecavüze yönelik her türlü eylem içkin olarak hedefindeki şahsı sıfır düzeyine indirgemiş olmayı, onu nesneleştirmeyi, eşyalaşmış bireyi isteği dışında kullanmayı ve iradesini hiçe sayarak aşağılamayı varsayar. Bu eylemi şu veya bu şekilde açıklamaya çalışmak ve ona haklılık payı verme çabası suça ortak olmayı da göze almak demektir. Çünkü seçme hakkı olan her insan suçu seçmekle cezayı da kabul etmiş olacaktır. Bilimsel incelemeleri bunun dışında tutmak gerekir.Siyasal hayatımız toplumsal özürlerimize kılıf hazırlama çabalarına bir son verip, kusurlarımızı net olarak tarif ederek bunlara bir cezai yaptırım uygulamayı akıl etmelidir. Çünkü sınırları belirlenmeyen toplumsal ahlak kaotik ve vahşi bir hal almaya doğru çok hızlı evrilir. Bunun en yakın örneği IŞİD ve benzeri islami kökenli yapılardır. Orada gördüğümüz dejenerasyonun hızı ve sınırları konusunda her gün şok olmaktayız. Kadınlara yönelik yepyeni uygulamalarıyla dimağımızı kurutmaktadırlar. Ama 21. Yüzyılda hızla bozulan şey sadece burası değildir. Duygusuz cinayetler hem gelişmiş batının hem de geri kalmış doğunun temel sorunudur. Kadın burada her zaman yok hükmündedir. İnsanlığın gelmiş olduğu kültürel evre hala kadına uygun bir yer bulamamışlıktır. Bütün gelişmişlik fiziki güçlülüğün dengesini kuramamıştır.Sonuç olarak kadına ve diğer cinslere tecavüz edenler bunun bir insanlık suçu olduğunu bilmedikleri ve kabul etmedikleri sürece bu suçu işlemeye devam edeceklerdir. Taa ki devletler nezdinde bunun gerçek bir insanlık suçu olduğu ve samimiyetle cezalandırılması ve toplumsal-kültürel eğitiminin tamamlanmasına kadar.

SEN BENİM GÜNEŞİMSİN

Sen benim güneşimsin diyen dilinin nasıl bu kadar kolayca dönüverdiğini anlamağa çalışıyorum şimdi. Aylarca konuşacak mı diye yüreğim ağzımda bekledikten sonra şimdi söylediklerin,yüreğimi ağzımın kıyısına getirip duruyor. O önemli sözleri hiç umurunda olmadan söyleyiverişindeki inanılmaz gerçeklik algılarımı karıncalandırıyor. Yüreğim bir ilkbahar güneşi aydınlığına kavuşuyor. Bütün dallarım yeşile,altın sarısına dönüveriyor. Küçücük ellerini avucumun içine usulca yerleştirişin, ayaklarımı yerden kesiyor. Dünya kederliymiş,hayat pahalıymış,savaş ve terör toplumsal hayatı felç ediyormuş umurumda olmuyor bir an. Sanki dünyada bir sen,bir de ben. Gerisi yalan… (daha&helliip;)

ÜLKEMİZ İÇİN NE YAPIYORUZ YA DA ÜLKEMİZE NE YAPIYORUZ?

Toplumsal akıl sağlığının koşulları nelerdir? Bizler akıllı insanlar olarak değerlendirme gücümüzü mü kaybediyoruz? Yaşanılanlar hoşumuza gitmeyince düşünce üretmekten vazgeçip dolmuşlara binmeye mi başlıyoruz? Yaşama dair tutum ve davranışlarımız hızla değer yitiriyor ve biz güneş altında kalmış kar yığınlarına mı dönüyoruz? Aklı selim nereye gidiyor? Ben bu filmi daha önce de görmüştüm diyen yok mu? Hadi toplumsal hafıza yitimi hızla büyüyor da, bir akıl sağlığını koruyan birey yok mu? Yoksa onlar da çoktan bu infiale katıldılar da haberimiz mi yok? (daha&helliip;)