Güzelleme

Güzelleme


“Onu elinde bulunduranın mertliği müphem oldukça, güzellik bütün erkek kuşların apansız yakalandığı hain bir tuzaktır.” Seni merdivenin başında gördüğüm an aslında kurulu düzenimin yıkılışını da duymuştum içimde. Bana yaklaştıkça kalbimin yerinde sanki huysuz bir kısrak bir o yana bir bu yana koşturup duruyordu. Avuçlarımla yatışsın diye okşadıkça inatla tekmeliyor, ömrümün en uzun dakikasını cehennem bir sıcağa dönüştürüyordu aynı zamanda. Bütün seslerin susup, senin de konuşmadığın o anın, sağır edici karanlık odasındaki tutsaklığım sona erer ermez, kendimi bir su birikintisinin içine atıverdim. Başımdan aşağı dökülen sularla kendime geldiğimde artık yoktun. Varlığın şüpheli alacaklar listesindeki meçhul bir hesap kalemi kadar belirsiz ve sızılıydı. Ve şüpheli olduğu oranda merak uyandırıyor, belirsiz olduğu oranda da cesaret kırıyordu. Bu da içimdeki sızıyı, gittiğim yol boyunca uzatıyor ve inceltiyordu. Ama sızı ne diniyor ne siniyordu. Bu başlangıcı sayılabilirdi bizim hikâyemizin. Sonra bir fırtına gibi, tozu dumana katarak geldin yine. Denizden gelen bu sert ve nemli rüzgâr, zaten bozkır havasında gelişmiş aklımı alıp götürdü. Gözlerinin mavisine dolanan bakışlarım, gülüşünün yankısına mahkûm olan kulaklarım ve göğüslerinin ritmine tutulan kalbimle biz artık yoktuk. Sen vardın. Ve senin çevrende dolanan bir toz bulutu: bozkır, gaz ve toz bulutu… Sonra fırtına durdu. Her şey yerli yerine olmasa da oturdu. Ve sen aklımı alan cümleler kurdun Türk Dilini kendine hayran bırakarak. Karmaşık, karanlık ve ahenkliydi her biri. Günlerce onları topladım içimde, bir anlam ifade etsinler diye benim için. Ama anladım ki, benim için söylenmiş bir tek cümle kurmamışsın, belki de masrafına değmez diye. Olsun; ben senin için, bütün cümleleri çatısına göre bir yere topladım. Yapısına göre düzenledim. Belirsiz bir fiili işleye işleye, öyle güzel yaklaşmıştım ki sana, son anda zarfa konulmuş bir mektup tümcesiyle geldim kendime. Kelimeler öyle ketumdurlar ki, bazı anlamları onlardan kalem zoruyla bile çıkaramazsın. Ferasetin işkenceli sınavına çeksen bile vermezler anlamını istediğin şeyin. Kelimeler bazen çileli bir cellâttırlar, kendi çilelerinin ipini çekerler boynuna. Senin kelimelerin, benim celladım oldular. Ve senin eserinden, benim tozlarımı bir bir ayıkladılar. Sonra akşam karanlığı gidişin oldu yanımdan. Işıkların sönük kaldığı bir aydınlıkta karardı yüzüm. Sana el sallamadım yanlış anlaşılır diye; ama senin ellerin sallandılar bana doğru. Fark edilmiş olduğum anlamına mı geliyordu bu, yoksa bir veda hareketi mi? Anlamak güçtü; ama ben bu harekete katılmak için sabırsızca bekliyordum zaten. Ellerimi, ellerine doğru salladım. Bir camın buğulanmış tarafında kaybolmaya yüz tutuyordun, bense, senin yokluğunla gelen gerçeğin şamarına yüzümü tuttum. Sonra yanına oturan bir siluet gördüm. Belki de, her gece evini yoklayan karabasan oydu. Seni bir karanlıktan alıp, başka bir karanlıkta kaybeden bu yüzle hesabım hiç bitmedi. Gittin. Kelimelerini sözlüğümden silip gittin. Artık biraz dilsizim. Sana beslediğim duygularımı alıp gittin. Artık biraz hissizim. Sana söylenmiş şarkılarımı alıp gittin. Aşksızım. Seni özlemin köy kahvesinde, okey masasının bir köşesinde, dördüncü kişi olarak bekliyorum. İstekamın üzerinde, “attığın taşlara hastayım” yazıyor.

Yazar-şair

Yalnız kuşlar titrer rüzgarda... Tüneyecek dalı olmayanların yüreklerindeki soğuğu kırabilecek hiç bir sıcak yoktur. Bu yalnızlığın derinlerdeki değersizlik, kırgınlık, sürekli hırçınlık ve alınganlığı yeniden ürettiğini anlamak için bir miktar tercihli olmayan yalnızlığı yaşamak gerek.

YORUMLAR

YORUMU CEVAPLAYIN