SANA ŞÖYLE

Sana şöyle diyeceğim:
Karanlığın sessizce söktüğü akşam güneşinin ardından döktüğüm göz yaşının neminden hüzün kapan havai görünüşlü hüzün bakışlı yüreği nakışlı küçük çiçeğim benim

Ya da şöyle diyeceğim:
Sabah gözümü açtığımda aklımın bütün dehlizlerini kapatan gülüşüne hasta kalbim titrerken bir yudum su niyetine dokunan dudaklarında hayat bulduğum kadın

KİM?

Bir sözcüğün ardından neden diğerinin geldiğini bilmeden ve düşünmeden yazıyorum. Çünkü hayatımın tıpkı bu ardışıklık gibi gelip geçtiğini düşünüyorum. Arada bir durup düşündüğüm de oldu ama aslında tamamen gelip kendiliğinden geçti. Yılların bende bıraktığı izlerin anlamını kavramam çok zaman alacak biliyorum ve belki de anlamağa vaktim olmayacak ama sevgi denen şeyin nasıl olduğunu yakıcı bir şekilde anladığımı düşünüyorum. Aslında kendini görmeden bakmakmış dünyaya. Kendini ne denli yok edersen aşkın alevi o kadar çok çıkıyormuş. Aşk insanın kendini yakmasıyla güçlenen bir ateşmiş meğer. Yakıtı kendimiz olan bu acı dindiğinde artık bambaşka bir kişi çıkıyor küllerinden. Yeniden aynı şekilde sevmesi mümkün olmayan. Kalbin kırık parçalarını toplayarak yapılan her çaba kendi başarısızlığını getiriyor er ya da geç. Oysa yeni bir şey yapmak gerekiyor belki de. Yepyeni bir alevin odununu çatmak gerekiyor yeniden. Hayat bilgisi bana bunu öğretiyor. Kalbimiz sevmeyi yeniden öğreniyor, güvenmeyi de ama temkini de öğreniyor. Kendini ateşten koruyarak sevmenin sakinliğiyle başlıyor ikinci hayatına.
Sözcüklerin anlamına çok güveniyorum. Önem veriyorum. Neyi kastettiğimiz çok önemli oluyor. Kastetmek bilinçlilik içeriyor. Önünü gördüğünü, hedeflediğini ve bilinçli bir şekilde yöneldiğini gösteriyor. Bu yüzden çok önemli. Kastederek konuşmalıyız. Sözcükleri bir ipe sırayla dizerken anlamları arasındaki ilintiyi nakış gibi işlemeliyiz. Çünkü dil anlamını ifade edemediği şeyi söylememiş olur öbür türlü. Boş konuşmanın edebiyatını yapmış oluruz.
Bir aynaya bakıyorum şimdi. Aynadaki yaşlanmış yüzümün kime ait olduğunu düşünüyorum. Genç olduğu zamanları hatırladığım bu yüzün şimdi hangi yüzünü sevdiğimi anlamaya çalışıyorum. Ben bu yüzü hiç sevdim mi diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca aynaya her baktığımda başka bir yüz görmeyi arzuladığım bu yüzden kaçamamanın derin hüznü var üzerinde. Kırışıklarla dolmaya başlamış göz kenarlarım, artık yok denecek kadar az kalmış saçlarım, öne çıkmış koca göbeğimle bu hangi kişi? Kim? Açlıkla sınanmış gençliğinin hüzün dolu hatıralarıyla yediği her lokmadan geçmişin öcünü alan bu kısa boylu tıknaz adam kim? Hayatta hangi kalıcı izi bırakıyor acaba? unutulmaması için ne gibi bir değeri var? Çocukları ve karısı onu neden saygıyla ve özlemle hatırlasınlar? Bu ayna kendisine yansıyan siluetleri geri alabilme gücüne sahip olabilseydi keşke… Yirmi yıl önceki üzgün ama genç sayılabilecek halime bakıyor olsaydım keşke. Keşkeler hayatın beyhudeliğine bir göndermedir ne yazık ki.
Ve ben bir sözcüğü diğerinin ardına düşünmeden diziyorum şu an. Kastetmek istediklerimi düşünmeden aklımdan geçtiği gibi yazıyorum. Çünkü elli yıllık hayatımın bir zeytin tanesi kadar değer üretmediğinin bilinci kazıyor kalbimin en derin yaralarını. Küçük bir siyah kedinin bile orijinal davranışlarıyla kalbimizde iz bıraktığı dünyada bir insanın onca uzun yaşamasına karşın kalıcı bir iz bırakamayışı ne acı.
Herkese karışı doğru ve dürüst olma çabasındaki ikiyüzlülüğü kavramam bugüne kalmış. İnsan herkese ve her olaya karşı dürüst olamazmış. Doğruyu söylemek ve doğrucu olmak en yakınlarını bile incitecek bir davranışmış. İnsanoğlu doğruyu değil, bencil mutluluğunu arıyor. Dünyayı kurtarmanın trajedisi burada yatıyor. Mutlu ve eşit bir dünya hayaliyle insanları incitenlerin bilmesi gereken en öncelikli şey her insanın bencil ve acımasız olduğu; kendi amaçları için yapmayacakları şeyin olmadığı. İyilik ve güzellik sosuna bulanmış zorbalıkların tarihidir dünya. Herkes iyi dediği bir şey için acıtır diğerini. Sevgi de bunlardan biridir sadece. Karşıdakinin sevgisi buna dayanma gücünü artırır. Varoluşsal bir tehdit alıncaya kadar.

MERAK

Güzel bir dünyanın olmayacağına inanırsak, okumanın, resim yapmanın, güzelliğin bir anlamı kalır mı? Yaşamanın anlamı nasıl olabilir?

Bir evin bodrum katında yaşıyorum. Tuvaletim burası, yemek salonum, yatak odam, banyom burası. Kırk santime elli santim bir pencerem var dışarıyı görebildiğim. Bu yüzden sabah erken kalkıp dışarıyı seyrediyorum dünyanın var olduğunu anlamak için. Kuşlar ve ağaçlar bunun kanıtı oluyor bana.
Hayat nedir diyorum bazen. Soluk alıp vermek, düşünmek, çabalamak, emek vermek, üremek nedir? Neden bunca çaba? İstesek de durduramadığımız bencilce bir duygu bu: Yaşamak. Sonradan zengin anlamlar kazanmış boş bir söz. Canlı olmaktır aslı. Ağaç gibi, böcek gibi. Oysa biz ona özel anlamlar da yüklemişiz. Yiyip içmek, eğlenmek, sevişmek, renklerle başka kombinasyonlar yaratmak, olmayanı hayal etmek ve üzerine koymak gibi. Yayladaysan yanına bir de deniz hayali iliştirip güzelliği katmerleştirmek. Denizdeysen yanına yemyeşil bir doğa, soğuk içecekler, tatlılar, dondurmalar vb. oysa ben büyükçe bir mezarın içindeyim şimdi. Her gün yerimden kalkabiliyorum. Dolaşabiliyorum odamda. Bir şeyler yiyebiliyor, çişimi yapabiliyorum. Beni burada yaşatan şeyi de biliyorum. Bir gün dışarı çıkma hayali. Ama bu umut yok onu da biliyorum. Eğer bu umudun olmadığına inanırsam ne olur peki?
Bu sabah erkenden uyandım. Aslında sabah veya akşam olduğunun pek önemi yok. Sabah dediğimde gün ışığı oluyor dışarıda, akşam olunca gün ışıksızlığı. Işığa göre hareketlerimizin şekillenmesi de ilginç değil mi? Işıklar görününce haydi sabah oldu kalk diyoruz kendimize. Oysa gece görüşümüz olsaydı bunun bir önemi kalır mıydı? Demek ki gündüz gözlerimizin kapasitesiyle ilgili olarak önem kazanıyor. Oysa aslında bir önemi yok. Belki karanlıkta da görebilseydik, yepyeni renkler belirleyecektik. Zifiri kara, gri kara, açık kara, karanlık, sarı kara, ay ışığı karası vb. karanlığın elli tonu o zaman anlam kazanacaktı. Karanlık tabiri insan için nasıl şimdi olumsuz bir çağrışım yapıyorsa, o zaman da aydınlık kadar güzel bir anlamı olabilirdi. Sabahın hayrından akşamın şerri iyi diye bir atasözü bile olurdu belki. Hep sabahın olmasını bekleyen çalışmak zorunda olan insanoğlu, o zaman yirmi dört saat özgür olabilirdi. Uyumak ve uyanmak tabirleri de anlam kaybına uğrayabilirdi. Cep telefonlarındaki rahatsız etme modu da gereksiz olurdu.
Gece eğlencenin ve seksin çağrışımından kurtulup, spermsiz bir steril anlam kazanabilirdi. Çocuklar gündüz de yapılır, sabah akşam seks yapılır, kadınlar kendilerini gizlemek için karanlığa sığınamazlardı.
İnsanların büyüklük özlemleri ve büyüme tatminsizlikleri bu küçücük dar odada o kadar anlamsız görünüyor ki.
Karanlık insanın içinde olursa peki? Kara delik diye ifade edilen ışığın üzerindeki bir koyuluk mu? Yoksa ışığın ortasından geçen bir karanlık mı? Yoksa kütlesi de olan bir varlığın ışıksız hali mi? Işığın bile kendi karanlığı var içinde o halde insanın neden olmasın. İnsana kendi karanlığının gölgesi düştü mü iflah olmasına imkan yok.

Benim hikayem sadece merakla ilgili…

 

GEÇMİŞ

Geçmişle gelecek birbirinden ayrı değildir. Biz her gün geçmişimizi birazcık düzelterek ilerleriz. Bazen de var olanı bozarak gerileriz. Geçmiş bizim içimizdeki bizden başka bir şey değildir. Geçmiş anılara gömülmüş kuru cansız ve ölü resimler değildir. Geçmiş bugün yaşayan benliğimizdir. Geçmiş dediğimiz şey farkına vardığımız bugünden başkası değildir. Bugünün kendisini ifade ediş şeklinden kaynaklı yanlış anlamalar hafızamızı ve aklımızı karıştırıp durur. Oysa her şey biz doğduğumuz andan itibaren çekilen bir yay gibi bugüne kadar esnemiştir. Ucundan tuttuğumuz şey geçmişin bir parçasıdır. Yayın koptuğu an bilincimizin kaybolduğu andır. Siz buna ölüm de diyebilirsiniz.
Elime aldığım bir karpuzun kokusunu içime çektiğimde onu sevmeme sebep olan o kadar şey gelir ki aklıma…serin ve ıslak o yumuşak kokusu, yeşil ve tozlu kabuğu, ucundaki kurumuş bağı, bıçağı daldırdığımızda çıkan çıtırtılı sesi ve şakırtılı ayrılışı birbirinden. İçindeki kızıllık, siyah ve beyaz çekirdeklerin sıralanışı, gözenekli sulu yapısı, ağzımıza aldığımız sulu tatlı tadı hepsi hepsi çok tanıdık. Kabuğun dışındaki toz olgunlaşmayı beklerken zaman içinde biriken tarlanın tozu.
Başımda güneşin yakıcı sıcağı, o henüz dallarını toprağa salarken başlayan yolculuğun küçük keleklerin kırılmasıyla devam eden sonra büyüttüğümüz karpuzların toplanıp kamyonlara doldurulması esnasındaki kırılırcasına ağrıyan bellerimiz, üç kuruşa halde sattığımız karpuzun parasıyla üç beş ihtiyacı alıp döndüğümüz şehir yolculukları. Toprağa karışan çürümüş karpuz kokusu, yediğimiz kuru karpuz çekirdekleri. Hepsi burnumun direğini sızlatır. Birileri marketten manav reyonundaki görevliye çekirdeksiz mi bu diye sorarken aklımdan geçen bu anıların etkisiyle avazım çıktığı kadar bağırıp “siktir” demek isterim. Daha bir sürü şey gelip duruyor böyle.
Peki beni bu kadar alıngan ve duygusal yapan ne? Neden bir karpuz çekirdeğini doldurmayacak mevzuda bu kadar duygusallaşıyorum? Neden anılarla bu kadar yakın etkileşim içindeyim? Geçmişte mi yaşıyorum yoksa? Geçmiş benden ne kadar uzakta?
Bazen tavuk yemeği yaparken, yumurta yaparken aklıma geliyor peşinden koştuğumuz tavuklar. O yakalanınca öldürüleceklerinden korkup zikzak çizerek önümüz sıra koşan tavuklar. Köyün en baş temsilcileri. Tavuksuz köy olur mu hiç? Tavuk olan yerde yumurta da olmazsa olmaz. Yediğimiz közlenmiş yumurtalar, haşlanmış yumurtalar, yağda yumurtalar, tereler, maydanozlar, yeşil soğanlar hep birbirini çağırıyorlar. Tavuk bir tarih olup çıkıyor içimden.
Peki tespih desem? Zeytin çekirdeklerini kavurup, kınaya yatırdığımız, günlerce zımparalayıp, pürüzsüz bir tespih tanesi elde etme uğraşlarımız, zeytin yağı kokan ellerimiz geliyor hemen.
Oyuncak araba alırken telden yaptığımız kamyonlar, arabalar geliyor, uzun direksiyonlarıyla peşinden koştuğumuz şahane oyuncaklar.
Küçük bir ark görsem yarıştırdığımız çöpler gelir akan suda. Çamurlardan ocaklar yapıp sap yakardık, bir de tümseklerden aşağı kayganlaştırdığımız topraktan yalınayak yıkıla kalka kaydıklarımız.
Birini sevmek deyince çocuk aklımızla ilk eline dokunduğumuz masum kızlar ve erkekler gelir küçücük. Bizi biz olduğumuz için seven. Görünce gözlerinin içi gülen mahcup. Ayrılıp giderken sessizce boyun eğip talihine küsen kızlar ve erkekler.
Her şeyin masum olmadığı zamanlarda gelir elbet çirkinliğin diz boyu olduğu, birbirimizi kirlettiğimiz. Hayatın bütün oyunlarını birlikte oynayıp yetenek kazandığımız. Geçmiş bizim gölgemizdir. Bizi en yakından takip eder. Bazen büyük görünür gözümüze bizi yıldırır, bazen cesaret verir her şeyi küçük gösterir. Geçmiş yaşanmışlıklarımızdan ve yaşadıklarımızdan ayrı değildir. Biz bir şeyi yaparken geçmişin elleriyle tutarız, geleceğin gözleriyle bakarız. Geçmiş aslında yetersiz bir söylem olarak geçmiştir ama aslında geçmemiştir, bugünün çıktısıdır, bugünün içindedir.
Önemli olan geçmiş deyince ne kadar uzağa baktığınızdır. Ben çok yakınıma bakıyorum. Çünkü her gün olanla olmuş olanlar bir ve bütün bende. Dün yapılanlar hep hatalı olanlar değildiler. Doğru bildiklerimiz ve yanlış bildiklerimizin birlikte var ettiği doğrultuyuz biz. Ama doğru değiliz. Bir ince hayat çizgisini başlangıcından beri düzeltip son noktaya kadar çekmeye çalışan garibanlarız. Ulaşılacak noktayı bilmeden ama bir nokta olduğunu bilerek yaşayan zavallı benlikleriz. Karıncalar bile bizden şanslı. Hiç olmazsa onlar bir son olduğunu bilmeden yapıyorlar yaptıklarını. Biz ise geçmişi alıp geleceğe bağlamakla uğraşan ahmaklarız. Bir sonu olduğunu bilerek sonsuzmuş gibi yaşayabilen gamsızlarız. Midesinin alabileceğinden fazlasına sahip olmak için birbirini yiyen garip mahluklarız. Yüzyıllar önce de böyleydik, şimdi de böyleyiz. Peki söyleyin geçmiş nerede?
Bir karpuzun ateşlediği kıvılcımla alevlenen anılar zinciri mi? Yoksa bir tavuk ve yumurta ikilemi mi? Geçmiş bir günahın ödenemeyen kefareti mi bin yıllardır? Bitmeyen kardeş kavgalarının halen devam etmesini nasıl anlıyorsunuz? Hiçbiri geride kalmıyor. Dinler tarihi şahittir. Ne tanrının sözü ne sözün tanrısı eskiyor ama hayat eskiyor nedense. Belki renklerin solmasındandır zamanın tesiriyle. Ama geçmeyen bir zaman kavramının içinde kendini tüketen şimdiye üzülmek ve önümüze bakmak için kendimizi avutmaktır belki de.
Ama geçmiş sizi hiçbir zaman bırakmaz, yanınızda taşırsınız ilk yardım çantası gibi.

BİLMEM Kİ

Belkide aradığımız aşkla sevişmek ve unutmak sonra
Bir başka sayfaya geçerken
Ve özlemle hatırlamak sararan yaprakta kalanları

Belki de sahiplik öldürüyor bizi insanlara ve eşyalara
Ve öldürüyor insanları ve eşyaları
Özgürlüklerinden koparmakla

Belkide kimseye ait değilizdir serseri bir özgürlükte
Sadece seviyoruzdur sıcak bir gülümsemeyi
Ve sıcak bir yatakta şen kahkahalarla kutlamayı

Kimseyi mutlu etmiyoruzdur zorlamakla
Aklımıza estikçe ve arzumuz başını kaldırdıkça
Sıcak bir yuva arıyoruzdur sadece

Gözlerini kapadığında beni görmek istemediğini bilirim
Uyumak veya unutmak için
Bir gün bekleyeceğim baş ucunda ama daha fazla değil
Anlamak için yeter istenmediğimi ve yola çıkmak gerektiğini

Bir yaprağın diğer yaprağa dönüşü bir ömür sürer bazen
Ama sorun etmemeli sevmek kimsenin suçu değil
Sevenin sorumluluğu olabilir ancak
Olgunca çekmek gerek mutlu acısını.

ÇETİ

Sanki bir delikten geçiyor rüzgar
Alıyor bütün kokuları çocukluğumdan gelen
Sonra katıyor bütün kokularını yılların
En çok da senin, en çok da senin

Çeti kokusu seninkisi
Dikenlerle bezenmiş çevresi
Ve sert bir kabukla
Ne zaman sokakta alsam düşerim peşine
Çocukluğumun yaşanmamış yıllarının
Ve hülyaların

Sen kimsin bilmiyorum aslında
Çetisin, kındıra dikenisin ama gül değil
Sen kaçıp kurtulduğum çocukça korkularımsın
Büyüyünce özel anlamlar kazanan

Hiç kimse uzak kalamıyor çocukluğundan
Aklımız kaybederken kendini
Anılar yitip giderken karanlık dehlizlerde

ANLAMAK

Benim anlamadığım
Neden insan sürekli aynı hatayı yapar
Aynı sonuçları aldığı halde

İnsan insanı tanır mı peki
Anlar mı ya da
Milyonlarca yıldır ne erkek kadını
Ne kadın erkeği anladı ya da tanıdı
Yaşlansalar da aynı yatakta

İnsanın kaderi ya da kederi
Sevememek bir diğerini özgürce
Bir neden bulmaya çalışmak belki de
Sevgiye

Sahip olmaya çalışmak ölesiye her şeye
Ve sonra korkmak kaybetmekten ölesiye
İnsan akıllı değil, duygusal bence
Aklı duygularını anlamlandırıyor sadece

Belki de anlamak
Yola çıkmaktır sadece
Çağrıyı aldığında

 

 

GEÇMİŞİN AYAK İZLERİ

Geçmiş sizden çok uzak değildir. Sadece sessizce takip eder sizi. Çocukluğunuzun iyi ya da kötü yanları, üzüntüleri veya sevinçleri, sevapları ve günahları, doğruları ya da yanlışlarıdır geçmiş. Hayatınızda ne yaparsanız buraya ilaveler yapmış olursunuz. Siz büyüdükçe çocukluğunuzun süresi artar. Geride bıraktığınız her gün çocukluğunuzdur. İleriye attığınız her adım büyüme çabanız olacaktır. Sizin ne olduğunuz çocukluğunuzdadır; ne olacağınız ise ileriye attığınız adımlarınızda gizlidir. Geride bıraktıklarınız tutarlıdır. İleriye attığınız adımlarda tutarsızlıklar olur. Çünkü olmak istediğiniz şeyi çoğunlukla bilemezsiniz. Ona yüklediğiniz anlamdır geleceğiniz. Yaşadıkça gerçek olur ve bazen sizi hayal kırıklıklarına uğratır. Yüklediğiniz anlamlar üzerinden yavaş yavaş veya hızla dökülür. Geriye gerçek kalır. Sıvasız, boyasız, sevimsiz gerçek… Ve gördükleriniz tutarlıdır. Çünkü sizi kontrol eden çocukluğunuzdur. Asla çok uzağa gidemezsiniz. Geleceğinizi birbirine benzer adımlara dönüştürür. Sizi bir arada tutar. Kaybolmuş benliklerin toparlanamayışı bundandır. Kendini bulamaz çünkü. Israrla çok uzağa düşmüştür çocukluğundan. Çocukluğuna duyduğu öfke ve nefret onu kendine yabancılaştırmıştır. Yaşadıklarını sahiplenemez artık. Yalancı bir hayatı yaşadığını düşünmekten, dünyayla sahici bağlar kuramamaktan şikayet eder. Ve bu yalana son vermek için çabalayıp durur. Geçmişiniz sizin takipçinizdir. Ondan kurtulamazsınız. (daha&helliip;)

ÇARPIK GERÇEKLİK

Hayretle sözcüklerin bir insandan diğerine aynı anlamla geçmediğine şahit oluyorum. Söylenen sözün aynı dil kurgusu içinde söylenmesine rağmen anlamlandırma konusunda farklı sonuçlar üretilmesi nasıl izah edilebilir? İletişim döngüsündeki ileten-mesaj-alıcı üçlüsünde bir sorun oluşuyor. İletenin dizgesindeki anlam, iletiye yüklendikten sonra, onun kontrolünden çıkıyor. Alıcı mesajı açtığı anda sanki bir virüs kutusundan boşalmış mikrop ordusu etrafa yayılıyor. Belirgin bir sözcük onlarca anlam kaymasına uğrayarak algıyı dumur eden bir vasfa bürünüyor. Artık ne söyleyen, ne de söylenen olayı kontrol edemiyor.Peki neden böyle bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. Burada şu alıntıya ihtiyaç duyuyorum: “Göstergebilimin temel konusunu oluşturan “gösterge”yi (sign) anlamadan göstergebilimi anlamak imkansızdır. Gösterge, “genel olarak bir başka şeyin yerini alabilecek nitelikte olduğundan kendi dışında bir şey gösteren her türlü nesne, varlık ya da olgudur. Daha geniş bir tanımla, gösterge, insanların bir topluluk yaşamı içinde birbirleriyle anlaşmak amacıyla yarattıkları ve kullandıkları doğal diller (Türkçe, İngilizce, Fransızca vb.), çeşitli jestler (el, kol, baş hareketleri), sağır-dilsiz alfabesi, trafik işaretleri, bazı meslek gruplarında kullanılan flamalar, reklam afişleri, moda, mimarlık düzenlemeleri, yazın, resim, müzik gibi çeşitli birimlerden oluşan ve ses, yazı, görüntü, hareket gibi gereçler vasıtasıyla gerçekleşen dizgelerin oluşturduğu anlamlı bütünün birimleridir. “ (daha&helliip;)

Yazmak Kavgadır

Yazmayı bir kavga olarak da görmek gerek. Çünkü kavganın fiziksel araçlarına sahip olmayanlar için, kavga soyut bir anlam taşır. Edilgin, sessiz, kendi iç çığlığından başkasını önemsemeyen dünyalıların başkalarını anlama çabalarının imkansızlığının bir başka yüzüdür. Anlam arayışını kendi kelimeleriyle yapan, kendi sözlüğünde olmayanı yok ve mantıksız sayan anlayışın, anlayışlı olma çabasıdır. Kavga kendini üstün görenin, görüş açısından aşağılamasıdır karşısındakini. (daha&helliip;)

Bir Değini

Duyarlılık çağımızın en çok harcanan kelimelerinden birisi. Kendisine haksızlık yapıldığına inanan insanların ağzından duyuluyor zaman zaman: "duyarlı olun" diye. Genelde ezik ve zarara uğramış insanların talebi şeklinde tezahür ediyor duyarlılık isteği. Peki duyarlılık gerçekten böyle bir şey midir? Kim ne için isteyecek bunu? Kimden isteyecek? İstenecek bir şey mi? Benim kanaatim duyarlılığın bir yaşama şekli olduğu yönünde. Hayata bakışınız, olayları nereden ve nasıl gördüğünüz, beklentileriniz ve ilgileriniz, zorluklarınız ve kolaylıklarınız, acılarınız ve tatlılarınız duyarlılığınızı belirliyor. (daha&helliip;)

Bir Varmış

Kendinizi bir sokak kadınının gözüyle gördünüz mü hiç? Nasıldır varlığınız onun gözünde acaba?Ücreti ödenmiş aşk gecelerinden geride nasıl bir izsiniz onun yaşamında? Siz duygu kumbaranızda silik yüzler olarak biriktirirken onları bir bir, onlar sizi hangi eşyanın sınırları içinde nasıl muhafaza ediyorlardır acaba? El işi bir camlı sandıkta mı saklıyorlar yüzünüzü, yoksa çürümüş spermlerinizi beklettikleri eski bir prezervatif içinde mi? sizin nasıl bir özelliğiniz var onlarda? Nesiniz? Yaşamdan alınması gereken öç için feda edilmiş bir zavallı kurban mısınız? Yoksa masumiyete hoyratça uzanmış kahpe bir el misiniz? Nesiniz? (daha&helliip;)

Buluşma

Bu farklı bir kavuşma olacak biliyorum. Sen ellerini uzatacaksın bana daha yanıma varmadan birkaç metre uzaktan. Sarılıp tenini koklama ve hasretimi biraz olsun dindirme arzumu orada dondurmuş olacaksın. Gözlerin bir yoklayıp geçecek gözlerimi. Ben senin gözlerine bakamayacağım yine, suçlu bir çocuk gibi. Sesim titreyerek merhaba diyeceğim, ağam nasılsın diyen şen sesine karşılık. Her şeyin farkında olan sen, yaşamımdaki hüznü ve burukluğu yok sayarak konuşmaya ve davranmaya devam edeceksin. Sana karşı güçsüzlüğümün kasvetinden iğrenerek elinin altında sürekli kullandığın bir nesneyi yeniden kullanırken ki rahatlık ve umursamazlıkla kullanacaksın sözlerini. Varlığımı önemsizleştireceksin kafanda. Depreme dayanıksız temelsiz ama gösterişli yapılar gibi, güçlü ve her şeyin yolunda gittiğini söylemeye çalışırken aslında içimdeki çatırtıyı ve çöküşün sesini duyacaksın biraz sonra. Bu ölümcül bir buluşma olacak biliyorum. İçimizden biri ölecek bugün. Ya sen, ya ben, ya da sevgimdeki can... (daha&helliip;)

Gitmek

Bir süredir gitmeyi düşünüyorum buralardan. Gitmenin neler getireceğini değil de nasıl bir duygu olduğunu irdeliyorum nedense.  Yaşayacaklarım gizli bir korku olarak var kafamda ama su yüzüne bir türlü çıkmıyor bu korku.  Her şeyin bundan farklı olacağı düşüncesi alıp götürüyor aklımı. Bundan farklı... nasıl bir fark belli değil. Belki de yerin dibine alıp götürecek bir rezillik. Ama gitmek, kaçmanın başka bir türü. Dayanamadığım bir varoluşu reddetmek belki de. Ama yerine başka bir şey de koyamamak. Yeninin çekiciliği önünde büyülenmek belki biraz da. Ne bileyim hiç tanımadığım bir insanın seni seviyorum demesinin cazibesine kapılmak  da olabilir. Akılsız ve saçmayım bu günler. (daha&helliip;)

Hoşçakal

Bugün çocuklar ile ilgili bir şey yazmak istedim. Can DÜNDAR’IN duyarlılık dolu satırlarını okurken burkuldu durdu içim. Çocukluğumun kırmızı bisikletine binip geçmişe doğru yol almaya başladım birden. Bütün sarı sayfalar canlı yayın ekibini oluşturmuş, üzerime üzerime gelmeye başladı. Çocukluğum; minnet ve hasretle andığım zaman. (daha&helliip;)

Eşyanın Başarısı

Dünyanın işleyişine ilişkin düşünce ileri sürenlerin önemli bir bölümü insanı bilinçli bir varlık olarak diğer canlılardan ve cansızlardan ayırmışlardır. Bir tür düşünebilme ve olayları öngörebilme yeteneği diye de adlandırabileceğimiz bu  ayrıcalık, aslında nesnel bir temele dayanmıyor. İnsan düşünebilen bir canlı. Ama düşünebilmek öngörebilmek ve kestirebilmek; buna göre neredeyse nesnel bir tedbir almak ortak bir özellik olarak öne çıkmıyor akıllı yaratıkta. İnsan görür, bilir ve ot gibi, diğer hayvanlar gibi, hatta taşlar gibi tepkiler verir sonunda.  Eğer herkes aynı nedenlerden aynı sonuçları çıkarsaydı kurallı bir toplum yapısı ve hukuk daha kolay ve başarılı olmaz mıydı? (daha&helliip;)

Bir Bayram Yazısı

Sizin bayramınız daha iyi geçmiştir umarım. Ben her bayram biraz daha umutsuz oluyorum da ondan galiba keyfim kaçık. Sizin bayramınız neşeli ve az sorunlu geçmiş olur inşallah. Bayram, öldürme ve kıyım bayramı gibi aynı. Bir günahın bağışlatılması için tanrıya kurban edilenler yüce ve kutsal varlıklardır. Sizin oğullarınızın diyetini ödeyenleri böyle suçlayıcı ve kindar bir biçimde yok etmeye çalışmanın kendinden nefret etmekle bir ilgisi var mıdır acaba. İbrahim peygamber bunu görüyorsa acaba ne düşünüyor tanrı katından. Ey İsmail’i kesmeyen kutsal bıçak, sen bunca çirkinliğine rağmen İsmail’in hayatını kurtaran kutsal hayvana eziyeti nasıl hoş görür ve nasıl kesersin boynunu. Nasıl bunca insanlık ve kutsallık dışı davranışın sembolü olursun. Kendini ve ne yaptığını bilmezlerin elinde ucuz ve iğrenç bir oyuncak haline nasıl gelirsin? Senin kutsallığın çoktan bitmiş olmalı. Seni ve İsmail’i kutsayan tanrı artık bu konuyu çoktan unutmuş olmalı. Yoksa bunca rezilliğe izin vermezdi. Bunca kötü bir adağı kabule yanaşmaz, elinde bıçak canlı kurbanın bacağını delik deşik eden, boynunda yaralar açan, gözünü çıkaran işkencecilerin kestiği kurbanı kabule yanaşan tanrı yarattıkları arasındaki kuralların ihlaline göz yumarak günahı meşrulaştırmazdı. Katilin bıçağını kutsamazdı. Bu yüzden kırgınım. (daha&helliip;)

Seni Düşündüm

Dün seni düşündüm. Sonbahar yaprakları gibi rengarenk saçın gözlerimin önünde uçuşup durdu. Özlemin koyu bir kahve aroması gibi burnumun direğini sızlatıp geçiverdi. İçimde kırılan cam parçaları soğuğunu kalbime bıçak gibi saplarken, usul usul kanadım kendimden geçene dek. Seni özlemenin buruk tadını aklımın her köşesine işledim gün boyu. Karlı bir Ankara akşamında senin karabasanların doluştu akşamıma. Dün seni düşünürken gece boyunca. (daha&helliip;)

Şans

Bugün şans diye bir konuyu ele almak istiyorum. Şans: fukaranın gelecekteki zenginlik dünyası. Bütün sıkıntıların son bulup, mutlu ve müreffeh bir hayatın başladığı o büyülü dünya... bütün zarların düşeş geldiği yenilgisiz başarılar dünyası. Güç, iktidar, yaratıcılık, zeka gibi insanı insanla karşılaştıran ve bir irtifa tartışması yaratan olguların üstünde ve uzağında yaşamanın erişilmez hülyası. Şans: umudun hayata dönüştüğü beklentisizlik dünyası. Ona bir dünya denemez; o bir cennet diyarı. Şans bu yüzden her kapıyı çalmıyor sanırım. Çünkü cennet herkese vaat edilmemiştir. (daha&helliip;)

Yalnızlık ve Yabancılaşma

İnsanoğlu sürekli bir yabancılaşma ve yalnızlaşma sürecini yaşar. Aslında bu iki süreç de tersine bir işleyiş olarak tezahür eder. Yabancılaşma bütünleşmenin , sürece dahil ve muktedir olmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bütün eylemlerimizde bir sürece, bir eyleme, bir guruba dahil olmak için uğraşırız. kendi gerçekliğimizin bir yerden özgün ve tanınabilir bir detay olarak görülmesini arzularız. Yattığımız yataktan, bindiğimiz otobüse, yediğimiz yemekten, öptüğümüz kadınlara kadar tüm süreçlerde biz kendimizi görmek ve göstermek için çabalar dururuz. Ama sonuç güçlü olanın kalıcı ve görünür olmasından başka bir şey değildir. Tarih bizim izimizi silmeye devam eder. (daha&helliip;)

Kendini Tanımak

Kendimize saygı duymanın en güzel yollarından birisi kendimizi tanımaktan geçer. Bir şeyin nasıl olduğunu bilmeden ona bağlanmak veya ona karşı olmak nasıl mümkün değilse, kendimizi tanımadan saygı duymamız veya nefret etmemiz de mümkün değildir. Peki kendimizi nasıl tanıyacağız? Sanırım en güzel yol olayları yaşarken neler hissettiğimizi sormak ve neden bunları hissettiğimizi anlamaya çalışmaktır. (daha&helliip;)

Ülke Sevgisi

Kızım bugün ülke sevgisini anlatacağım sana. Üzerinde doğduğun ülkeyi neden ve nasıl seveceğini anlatacağım. Dağları, denizleri, ovaları, bağları, bahçeleri ve köyleri ve köylüleriyle ülkemizi neden sevmeliyiz? İşte bunu anlayacağız seninle kızım. (daha&helliip;)

Yazmak

Bir gün şiir geldi içimden. Öyle bir arzu ki anlatamam. Askerdeyim ve yazmak sakıncalı biraz da. Ama yazmalıyım. Yazdım ilk özenli şiirimi. Yıl 1999. /yalnız/ kuşlar/ titrer/ rüzgarda/ diye başlayan. Ama sonra gerisi sökün etti. Durup düşündüğümde, bir soluk aldığımda yıl 2004 olmuştu. Artık elimde yüzün üzerinde şiir olmuştu. Ama kime okutacaksın, kimin fikrini alacaksın? Çevremde hatırı sayılır bir şair yok. Meğer şairler de bir sülaledenmiş. Bir arada yaşar ve birlikte nefes alıp verirlermiş. Kendi yakınlarına önsözler yazar, kendi çevrelerine ön gözler olurlarmış. Onun için anne, baba, oğul, kız yazarlar; gazeteciler, müzisyenler ve tiyatrocular yetişiyormuş. Tamircinin çocuğu tamirci misali. Benim babam çiftçiydi ne yapalım! Ben şair olacaksam şair kızı ve oğullarından çok daha iyi bir şeyle gelmeliydim karşılarına. Daha çok kuş tutmalı, daha çok kuş uçurmalıydım. Öyle düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum. Bir önsöz için kimin kapısını çalsam diye düşünürken. Şiir kapımdan yavaşça dışarı süzülürken. (daha&helliip;)

Senin Kokun

Bazı kokular geçmişten gelir demiştin. Çocukluğumuzun esintilerini dolaştırırlar yüzümüzde. Açık kalmış bir çeşmenin etrafında- yeşermiş yosun kokuları, toprak kokuları dolaşır- ince su arkları üzerinde kurduğumuz kırılgan köprülerin. Sevmelerin çabucak alevlenen ve sönen ısısı vurur yüzümüze. Suçüstü yakalanmaların ürpertisiyle kasılır kalırız. Şefkatli okşayışlara uzattığımız çocuk başımızda- şimdi tek tel saç kalmamış olan-artık terk ediş ve edilişlerin karamsar resimleri dolaşmaktadır. En küçük hüzünlerin üstünde geçmişin hüzün yağmurları dolaşır. Hepsinin gerisinde annemizin sırma saçları, bakımsız ama şefkatli elleri ve iki çeşme misali durmadan yaşlı gözleri gizlidir. Geçmiş omzumuzda taşıdığımız bir azık çuvalı gibi büker belimizi çoğu zaman. Bazen neden çabucak ağladığını düşünürüm. Göz yaşlarını kirpiklerinin ucuna yerleştiren tanrı, gözlerindeki kuyuyu sırf bunun için mi korunaksız ve dört iklim yarattı, bilinmez. Ama bütün derinliklerin gerisinde, yüzeyde kaybettikleri yatar. Her şey değerini zamanın aşındırdıklarından kazanır biraz da... senin değerindeki esas öğe, zamandan aldıklarında yatıyor sanırım. Bir hüzünlü sevmenin kırılmış kanatlarını çarpa çarpa, göğsünde oluşan nakış, senin en ayırt edici özelliğini oluşturuyor. (daha&helliip;)

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün benim doğum günüm. Tarihe önemsiz diye düşülmeyen not gibi belirsiz. Doğduğum gün değil, doğum günüm bugün. Bir yabankazı gibi, bir kertenkele, bir ceylan yavrusu gibi günü belli olmayan doğumlardanım ben. Doğarken tarihe not düşülmeyenlerin yaşama düşebilecekleri notları da olmaz diyesim geliyor bazen. Çünkü bir ömrün üstünde kara bulut gibi dolaşan önemsizlik hissiyle başetmek kolay değil.  Takvimlerin bütün yapraklarına aynı mesafe ve merakla bakmayı bilir misiniz? Hepsini de aynı derecede sevip, aynı derecede nefret eder misiniz? Belki hepsi de sizin ama belki de hiçbiri sizin olmayan yapraklar. Yalnızca sonbahar çağrışımlı olan yapraklar. Çünkü hiç birinde başlangıç işareti bulamadığınız yapraklar. (daha&helliip;)

Kızıma

Seni önce sadece bir düşünce olarak benimsedim kızım. Cinsiyetini öğrenmek için hiç acele etmedim aslında. Benim ve annenin ortak ürünü olman bana yetiyordu. Ancak senin bir kız çocuğu olduğunu öğrenince ister istemez belirlenmiş düşünceler geçti içimden. Kıvır kıvır saçların, rengarenk giysilerin, okula gidişin, oyuncaklarınla oynayışın ilk, orta, lise, üniversite çağların düşümde canlanıp durdu. Şimdi gerçeğe döndüm artık. Senin annenin karnında bir canlı insan olduğun fikri gelip oturdu bilincime. Önce sağ ve salim doğman dileği içimi yakıp duruyor. Annen ve sen sağ ve salim olun önce, bunu hep tekrar ediyorum. Sen anneni nasıl yoruyorsun bunu çok geç anlayacaksın biliyorum. Belki anne olunca. Ama ben şahidim kızım, annen senin için ne büyük riskler alıyor, ne yorgunluklar çekiyor. Akşamları rahat uyuyamıyor sekiz aydır. İlk üç ay hep kusup durdu. Sinirliydi durmadan. Ama senin gelişin onun tesellisi oldu hep. (daha&helliip;)

Ben Bugün Birini…

Ben bugün birini öldürdüm. Usulca yatağımdan kalkıp, sakin sakin giyindikten sonra, hiç olmadığım kadar rahat ve huzur içinde çıktım evden. Hayat hafiflemiş, soğuk alnımı serin serin okşuyorken, ben, yıldızlara ve karanlık evlerin siluetlerine dalarak nereye gittiğime hiç bakmadan yönümü bulup, varacağım yere vardım. Kalbim sanki durmuş, soluğum kesilmişti. Ben insan değildim. Yaşayan, nefes alan, nabzı olan bir varlık olmadığımı o an fark ettim. Bir yaşamın ana çizgilerinin nasıl adım adım silindiğini serin kanlılıkla seyrettim. Sakin sakin çıktım merdivenleri. Işığı yakmadım. Zili çalmadım. Açıp kapıyı girdim içeri. Kan yoktu biliyorum, kan yoktu. Herkes mışıl mışıl uyuyordu. Elimi yavaşça cebime attım... Bugün ben birini öldürdüm adım gibi biliyorum. Nefesi kesildi ciğerlerinden. Gözleri yuvasından dışarı uğradı. Şaşırmış gibi bakıyordu hayretle. Bu sen misin diyordu. Sen misin? Kızgın değildi. Korkmuş değildi. Sanki bekliyordu bu sonu. Benden geleceğini. Yavaşça başımı okşadı ve düştü... Ben bugün birini öldürdüm. Yeşil ceviz ağaçlarının gölgesine doyamayan... Yalçın dağların karlı tepelerinden savurduğu bir tohumu. Umutları olan. Yaşamak ve gülmek gibi basit ve özlü umutları olan birini.  Suçlu muyum? Hayır. Asla suçlu değilim. Hayalleri olanın ölmemesi gibi bir gerçek mi var? Ölümü hayalleri olmayanlar mı yaşar? Eğer hayalleri tükenmişler ölseydi, ölüm bu kadar korkulacak bir şey olur muydu? Hiçbir ölüm erken olur muydu o zaman? Hayır! Ben suçlu değilim. Ölümün yolunu değiştirdim sadece. Yüzünü değiştirmedim. (daha&helliip;)

Veda

Anne beni dünyaya getireli kırk dört, bırakıp gideli beş yıl oldu. Sen yaşarken ben hiçbir şey üretemedim. Oysa bütün amacım, senin bende görmek istediklerini sana vermekti. Şimdi de veremediğimi söylemeliyim. Ama senin hiç önemsemediğin bir konuda uğraştığımı söylemek istiyorum sana. Okuduğumu gördükçe, dişlerini sıkıp âlim mi olacaksın derdin kızgınlıkla. Âlim de olamadım anne. Olduğum şey okumayı söktükten sonra, şimdi yazmayı da söktüğümü göstermek sana. Senin kızgınlıklarının temelinde, okumama kızmak yoktu, biliyorum. Sen tarlada ekinler, ahırda koyunlar kuruyup kaldı diye kızıyordun. Benim okumamın, evdeki düzeni bozduğunu fark edip, biraz da köy işleriyle uğraşmamı istiyordun. Olmadı anneciğim. Ben köy işlerini sevemedim. Köyü sevdiğim kadar, işlerini sevemedim. Şimdi her yazdığım şeyin altından oraya ait bir imge çıkıyor. Her benzetmem, her metaforum oraya ait. Onlarla şimdi kitap yazıyorum anne. Belki bir yerlerden duyarsın diye. (daha&helliip;)

Güzelleme

“Onu elinde bulunduranın mertliği müphem oldukça, güzellik bütün erkek kuşların apansız yakalandığı hain bir tuzaktır.” Seni merdivenin başında gördüğüm an aslında kurulu düzenimin yıkılışını da duymuştum içimde. Bana yaklaştıkça kalbimin yerinde sanki huysuz bir kısrak bir o yana bir bu yana koşturup duruyordu. Avuçlarımla yatışsın diye okşadıkça inatla tekmeliyor, ömrümün en uzun dakikasını cehennem bir sıcağa dönüştürüyordu aynı zamanda. Bütün seslerin susup, senin de konuşmadığın o anın, sağır edici karanlık odasındaki tutsaklığım sona erer ermez, kendimi bir su birikintisinin içine atıverdim. Başımdan aşağı dökülen sularla kendime geldiğimde artık yoktun. Varlığın şüpheli alacaklar listesindeki meçhul bir hesap kalemi kadar belirsiz ve sızılıydı. Ve şüpheli olduğu oranda merak uyandırıyor, belirsiz olduğu oranda da cesaret kırıyordu. Bu da içimdeki sızıyı, gittiğim yol boyunca uzatıyor ve inceltiyordu. Ama sızı ne diniyor ne siniyordu. Bu başlangıcı sayılabilirdi bizim hikâyemizin. Sonra bir fırtına gibi, tozu dumana katarak geldin yine. Denizden gelen bu sert ve (daha&helliip;)

İhanet, Liyakat, Sadakat

Ne garip bir anlam dizgesinde yol alıyoruz. Kaç gündür aklımı kurcalayor bu. İhanet,liyakat,sadakat... dostluklarımızı ve düşmanlıklarımızı belirleyen bu kavramların bizimle ilgisi ne kadar ve nereden diye. İhanet. Yazın dünyasının en meşhur ve ilgi çekici konularından. Ahde vefasızlık edilince ortaya çıkan bir düşünce ve eylem biçimi. Yol ve yoldaşa ters düşen tutumlar benimsemek. Gizli filmler çevirmek. Aynı inanışta olduğunu söyleyenlerin,sözbirliği ederek yol alırlarken birden birisinin yoldan çıkıvermesi ve yolun aleyhine işler çevirmesi ihanet olarak algılanır. Oysa yol üstünde o kadar ince yollar vardır ki; kimse sorgulamaz. Genel erkekler dünyasına ait bir kavrammış gibi görünür bu bana. Davaya ihanet,eşine ihanet. Kadın erkek arasındaki ihanet kadına özgüdür genel itibariyle. Çünkü erkeğinki ihanet olarak söylenmez. Aldatma,kandırmaca gibi bir çerçevede ele alınır ve bir özre ihtiyaç duyar bağışlanması için. Ama kadınınki.. dünyayı özür olarak getirseniz de affı mümkün kılamaz. Kadınınki ihanettir. Cezayı gerektirir. Erkeği,aileyi ve toplumu yaralar. Kimse affetmez bu davranışı. Affedenin yeri de kadının yanındadır. Erkeği kadına çevirmek aşağılanmanın en aşağısıdır zaten. Vs.vs. (daha&helliip;)

Kerem

Oğlum, hayat öyle hızla geçiyor ki, bir an durup nefes almak bazen mümkün olmuyor. Seni, zamanı durduramadığımız bu anlardan birinde davet ettik aramıza. Seni tanımıyoruz henüz. Ama sevmeye çok hazırız. Bizim senin hakkında düşündüklerimizi, sen daha doğmadan öğren istiyorum. Çünkü seni umutla, sevgiyle bekliyoruz. Sağlığını sıhhatini çok umursuyoruz. Annenin beli ve sırtı ağrıyor sürekli. Beş aydır düzgün ve düzenli bir uykusu yok. Uyuyamıyor, sadece sırt üstü yatarsa rahat. Senin yerin her geçen gün daraldığı için karnını tekmeleyerek rahatlamak istiyorsun. Kocaman bir karında, kocaman bir çocuk olarak gelişiyorsun. Ayşe Bahar’da bu kadar ağrı ve sancı çekmemişti annen ama sen de canı çok yanıyor. Umarım sağlığın, sıhhatin ve her huyunla bizim huzur dolu dünyamıza katkıda bulunursun oğlum. Çünkü biz seni böyle bir hayata bekliyoruz. Sana vaat edebileceğimiz de bu kadar. Sevgi ve mutluluk verebiliriz bir süre. Gerisini de sen getirirsin artık. Çünkü hayatını güzel kılacak olan sensin. Sen hayata nasıl bakarsan, o da sana onları verecek. Buna emin olabilirsin. (daha&helliip;)

Anlamak

Kim kendi dışındaki bir varlığa bir anlam yükleyebilir hale gelmişse anlamıştır onu biraz. Nihai bir sonuç elde etmek için belirlenimlerinden yola çıkmışsa, biraz deşelemişse onu, anlamaya da başlamıştır. Anlam, yüklenmiş bir şey olmaktan başka nedir ki? Sizin bir şeye, ondan bağımsız olarak, yüklediğiniz yük… ve bu yüklenilmiş olanı, başka birinin eksiksiz olarak indirmesini beklersiniz. Kırmadan, dökmeden; yani eksiltmeden… (daha&helliip;)

Kandırılmış Kadınların Erkek Çocukları

Kaybedilmiş bir geleceğin bahtsız çocuklarıyız biz. Hayat aldanmış bir anne verdi bize; sevgisi hangi terazide tartılsa asla artı vermeyen bir baba. Her anneler gününde babamızın annemizi nasıl kandırdığını düşündüm. Annemizin nasıl, hangi yalanla bu ikiyüzlülüğe inandığını… Oysa dünyanın en iyi babasıydı bizimki! Hangi yalana inanmalıyım? (daha&helliip;)

Ayşe Bahar

Seni bütün korkularımdan fazla sevdim. Böyle geliyorum üstesinden. Açılmış bir yaradan sızan kan gibi azar azar dökülüyorsun içime. İçim acıyor. Sensizliği önceden bilirdim ve bana dokunmazdı hiçbir yerinden. Oysa şimdi tir tir titriyorum senin olmadığın bir dünyada yaşama korkumdan. Sensizlik dayanılmaz zor. Kalbe saplanan bıçak, deriye işlemiş çıban, kaybolmuş kimlik gibi. Belki de yaprağını kaybetmiş bahar... Sensizlik sırtıma çökmüş yoksulluktan daha ağır ve umutsuz. Seni kaybetmek aklımı kaybetmekten daha acı. Bu yüzden seni korkmadan sevmekte zorlanıyorum çiçeğim. Adını bahar koydum ki seni el değmeden sevmek kolay olsun diye. Yaprak yaprak, burcu burcu, çiçek çiçek sevmek için. Seyrine doymak ve içim alabildiğince sevmek için seni. Ellerimde kalan kokunu içime çeke çeke. Seni kıştan çıkmak için özleyen insanlar gibi, özleyerek her an, her dakika, her saat... ve senin varlığından cesaret bularak bütün korkulara göğüs geriyorum. Seni bütün korkularımdan fazla seviyorum bebeğim. (daha&helliip;)

SENİN BEYAZIN

Sen yankısız şarkılar söylemeye alışıksın. Senfonik ezgiler seni tanımaz. Ben acılarla yüklü bir tarihin her türlü tanığıyım. Telime dokunmayı bilmelisin çağını anlamak için. Çünkü insan eylemde bulunmadan anlayamaz kendi gerçeğini. Ben senin gerçeğinim. Tarihsiz söylencelerinin, umutlarının ve sevinçlerinin tınısıyım. Senin sözsüz duygularına ses, anlam veremediğin sesine tel… Ben senin yüzüne aynayım. Güzelliklerine tut beni. Aşkınla avut beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın…Düşün Karacaoğlan’da aşk nasıl vurdu kendini açığa. Dadaloğlu erliğini meydanlara nasıl haykırdı. Köroğlu diye bir yiğidin avuçlarına değdim ve coğrafyadan coğrafyaya, tarihin o dar dehlizlerinde biçim değiştirdim hep. Ve şimdi yüreğimi ellerine verdim. Dokun ki sevecenliğinle açılsın yüreğim. Dokun ki akan sularda ses vereyim. Dokun ki matemim son bulsun. Acemi ellerine ahenk, düzensiz duygularına dem getireyim. Dokun ki tutukluğum bitsin; avaz avaz bağırayım yaralarını. Dokun ki sarayım yaralarını. Ben senin ellerine hasretim. Yatağının bir ucunda unutma beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın.Tuhaf bir ezgidir gençlik. Gür ve anlaşılmaz nağmedir çoğu zaman.  Zaman geriye olanak tanımaz kendini tanımadan. Beni unuttuğun anları taşıyamam. Çatlarım kahrımdan. Utanırım evinin bir köşesinde tozlanan gitarın olmaktan. Tozlu raflarında unutma beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın.Senin karlı bir kış gününün akşamında tanıdım. Kardın. Sonra karıdın. Bütün temiz duygularımdın. Görmedin. Yıllar eriyen kar misali eskitti bizi. Beyaz uzun saçların hala kalbimin en derin sızısı…

ARZ-I HAL

Sana söylenmedik sözler büyütüyorum bahçemde.Solmayan çiçekler yetiştiriyorum. Renklerini bilmediğim çiçekler… Dallarına konan böcekler baygın düşerler akşamın alacasında. Her seher vakti türküler söyletirler kuşlara. Sana acılarımdan mutluluk yetiştiriyorum, kollarımı kıpırtısız bırakacak kadar büyük ölüm acılarından damıttığım.Sana iç yolculuklarımın aktığı yollar döşüyorum; menzilsiz, uçsuz bucaksız yollar. Anımsa gittiğin günü. Bir temmuz akşamı, kuytularımda kaç kuş son nefesini vermişti; yavrusunu yitirmiş kaç sokak kedisinin iç paralayıcı çığlığı duyuldu sesimde. El ayak çekilmesin diye deli gömleği giydim gün boyu.Suların sessizliğinde duyduğum her kıpırtıdan korktum. Nilüferler şahittir aşkımı ben durgun sularda büyüttüm.Sen yosun kokan denizlerde güneş yanığı tenini koklatırken tanımadığım bir gence, ben tenimi dağladım aynı güneşin közlenmiş ateşinde. Yaralarımın kabuğunu soy, kendini göreceksin. Belki de bir kabuğun altında bir daha böyle güzel yetişmiş bir yemiş göremeyeceksin.Nice çaylar aktı bu yaz derinlerimden. Deminin buğusunda kalbimin bitmeyen sızısını taşıyarak; ve bütün apartmanların  bodrum katından nefret ettim, bir Bodrum sabahı senden aldığım mesajı okuyarak. Nice çaylar aktı apartmanların bodrum katlarından, bütün aşıkların düşleri ıslak bir yorgan gibi ağır ve yamalı; bahçelere oturup birer efkar sigarası yaktık. Ve düşlerimizin dumanından sevgililerimizin boyunlarına sevdalı türküler taktık.Yalnızlığımdan söz ettim sana. Artık yalnız olmadığını söyledin. Belki de kendini bilmez bir yalnıza verilecek en doğru cevabı seçtin. Ama herkesin kavak ağaçları gibi desteksiz sallandığı yalnızlığın bir gün konuğu olursan, bu cevabın ne kadar derin izler bıraktığının anlayacaksın, en güzel uykulardan uyaran korkulu bir düş gibi.Ama yine de ben sana söylenmedik sözler büyütüyorum bahçemde. Gülleriyle gözyaşlarına dokunabilmek için. Sana uzanmak için bir sevgilinin elinde. Ve eğilip öptüğün dudaklarında nemli bir gülümseyiş olabilmek için.Benim anlamadığım, bu kadar konuştuğumuz halde nasıl duygu oluşturamadığımız. Nasıl farkına geç vardığım senin. Seninse beni hiç düşünmediğin kabullenmesi asıl zor olanı. Çünkü benden bir parça kadar yakınsın bana. Hiç ayrı insanlarmışız gibi gelmiyoruz aklıma. Alışamıyorum senin başka birine aşık oluşuna.Yirmi günlük tuttum senden sonra. Baktım ki yirmi ayrı sen yazmışım sayfalara. Meğer ne çok sen tanımışım. Oysa başkaları da vardı hayatımda ve ben aşk yaşıyordum güya. Bir yapraktan yirmi sayfa nasıl yazılır diye sorma. Yüreğinden başka sığınacak yeri olmayanların daha kalın bir kitap yoktur hayatında. Senin yüzün yansımış bütün sayfalara. Bana okumak düştü yalnızca belki temize çekmek bir de uyarınca.Uzun zamandır ilk defa korkuyorum hayatımda. Kaybetmeyi göze alamayanların, kazanacakları bir şeyleri yoktur. Ama göze aldıklarım arasında seni kaybetmek yoktu. Ben seni istedim sevgiye susamış kollarımın arasında yalnızca. Ama sanırım seni kaybetmeyi de öğretiyorsun bana, sevmeyi öğrettiğin üslupla. Tıpkı kazanmayı bilmeyenlerin, kaybedecekleri bir şeyleri olmayacağı gibi, seni de kaybettiklerimin arasına yazıyorum usulca. Melekler kendi cennetlerinde yaşamalıdırlar, unutma.Hoşça kal sevgili meleğim.Başını bir dostun yastığında unuttum. Yüzün siliniyor hafızamdan yavaşça.Hoşça kal sevgili meleğim.Hoşça kal…

ELEŞTİRİ

Baktığımız yerden her şey doğru görünür.Işık ışınlarının doğasını kavrayana kadar geçen binlerce yıl, insanlığa doğrunun ne olduğuna dair hiç bir şey öğretememiştir. Yazılan ve çizilen bütün kalıplar bir açının kenarlarıyla sınırlı olmuştur. Bakışımızın açısı. 45, 60, 90, 180 vb. açılar hep iki çizgiyle ifade edilmişlerdir. Bu iki çizgi arasına sıkışan görüş alanımız bize her şeyi doğru gösterir. Dışında kalan her şey yanlıştır. Ya 360 derecelik bakış açısına sahip olacağız, ya da dünyanın bugün yıkımına zemin hazırlayan kahpe ve acımasız görüş açılarına sıkışıp kalacağız. Dünya 360 derecelik dönüşler yaparken biz kendimizi küçük açılarla ifade etmeye çalışan aymazlar olarak iki çizgi arasında zikzaklar çizerek milyonlarca yılı daha boşuna harcayacağız.Bu dünyanın ilerlemesi için bulunan en değerli şey olan eleştiri kavramı da yalancı sohbetlerin çeşnisi olmaya devam ediyor. Var olan bir şeyi doğru ya da yanlış yönleriyle incelemek olan eleştiri; sadece yanlışlıma üzerine bir tirada dönüşmekte, bazen ölümüne sıkılan kurşunla yer değiştirmektedir. Eleştiri insanoğlunun bulduğu en ilerletici itici güçtür. Ampirik yada analitik, her türlü objektif tutuma ihtiyaç duyan eleştiri, daha çok tekil olgular üzerinden yapılan dar çıkarsamalara kurban edilmiştir.Dilimize sosyalizmin alfabesiyle girmiş olan eleştiri kavramı, sol bir söylemle demagojik halini almış, üstatların yaptığının tersine, ilerleyişi durduran, bahane üreten ve başkasına kusur yükleme mekanizmasına dönüşmüştür. Yaptıklarının sorumluluğunu alması gereken insanoğlu, eleştiriyi daha çok karşısındakini suçlamanın aracına dönüştürmüş ve kendi yetersizliklerinin üstünü örten bir kabuğa büründürmüştür. Doğruya yönelme aracı olan, yanlıştan döndüren, bilimin gösterdiği nedenselliği kabul eden eleştiri aklı, bu rotayı çoktan kaybetmiştir. Yanlıştan dönenin döneklikle suçlandığı bir mekanizmadır artık eleştiri. Statükoyu korumanın, güçleri yedeklemenin aracıdır. Yalanın arkasına sığınanları koruyan bir güce dönüşmektedir. Bilgiye erişimi kısıtlı insan, artık doğru muhakemenin araçlarından da hızla uzaklaşmaktadır. Güçsüzleşen insanoğlu tutuculaşmakta, kendi içine kapanmakta ve yıkıcı bir saldırganlığa yönelmektedir. Eleştiri her geçen gün güç yitirmektedir.Haklı olmakla meşru olmak arasındaki sınır belirsizleşmektedir.Tartışmak kim olduğumuzdan bağımsızdır. Gerçeği arayış, kimliklerimizin sınırlarına takılıp kalamaz. Gerçek neyse bulmak ve teslim etmekle görevliyiz. O halde bazen aleyhimize de olsa doğruyu bulup, açıklamakta tereddüt etmemeliyiz. Yoksa eleştirinin doğası bizi de tarihin çöplüğüne değersizlerin arasına fırlatıp atıverir. Haykırışlarımız birkaç tarla faresinin hassas kulaklarından başka bir yerde yankı bulamaz.

KARTOPU

Kartopu oynamanın ne kadar tehlikeli olabileceğini evvelsi gün öğrenmiş olduk. Yanlışlıkla sevinçle savurduğunuz bir kartopu komşunun camına değerse bunun cezası ölümmüş. Amerika'da mülke izinsiz girmenin cezası ölüm olur da filmlerde, çok tuhafıma giderdi. Bizde mülkümüze gece yarısı en tatlı uykumuzun arasında sızan adi hırsıza eşit güç kullanımı arayan adalet sistemimimiz, cama çarpan kartopu için bir insanı kalbinden bıçaklayan katile ne ceza verecek bakalım. Hangi saygın indirimden faydalanarak aramıza sızacak bu cani daha sonra; hangimizi, hangi basit kusurumuzdan dolayı doğrayacak diye gün sayacağız. (daha&helliip;)

TECAVÜZ NEDİR?

Tecavüz:  sınırı aşma; namusuna saldırma, sarkıntılık; aşma, öteye geçme olarak tanımlı TDK sözlükte.Özgecan Aslan cinayeti bunları tartışma şansı verdi bize. Bir başkasının vücut ve kişilik bütünlüğüne yönelmiş şiddet ve hak ihlali olan tecavüz, mütecavizin eylemini sorgulama hakkını veriyor bize. Tecavüze yönelik her türlü eylem içkin olarak hedefindeki şahsı sıfır düzeyine indirgemiş olmayı, onu nesneleştirmeyi, eşyalaşmış bireyi isteği dışında kullanmayı ve iradesini hiçe sayarak aşağılamayı varsayar. Bu eylemi şu veya bu şekilde açıklamaya çalışmak ve ona haklılık payı verme çabası suça ortak olmayı da göze almak demektir. Çünkü seçme hakkı olan her insan suçu seçmekle cezayı da kabul etmiş olacaktır. Bilimsel incelemeleri bunun dışında tutmak gerekir.Siyasal hayatımız toplumsal özürlerimize kılıf hazırlama çabalarına bir son verip, kusurlarımızı net olarak tarif ederek bunlara bir cezai yaptırım uygulamayı akıl etmelidir. Çünkü sınırları belirlenmeyen toplumsal ahlak kaotik ve vahşi bir hal almaya doğru çok hızlı evrilir. Bunun en yakın örneği IŞİD ve benzeri islami kökenli yapılardır. Orada gördüğümüz dejenerasyonun hızı ve sınırları konusunda her gün şok olmaktayız. Kadınlara yönelik yepyeni uygulamalarıyla dimağımızı kurutmaktadırlar. Ama 21. Yüzyılda hızla bozulan şey sadece burası değildir. Duygusuz cinayetler hem gelişmiş batının hem de geri kalmış doğunun temel sorunudur. Kadın burada her zaman yok hükmündedir. İnsanlığın gelmiş olduğu kültürel evre hala kadına uygun bir yer bulamamışlıktır. Bütün gelişmişlik fiziki güçlülüğün dengesini kuramamıştır.Sonuç olarak kadına ve diğer cinslere tecavüz edenler bunun bir insanlık suçu olduğunu bilmedikleri ve kabul etmedikleri sürece bu suçu işlemeye devam edeceklerdir. Taa ki devletler nezdinde bunun gerçek bir insanlık suçu olduğu ve samimiyetle cezalandırılması ve toplumsal-kültürel eğitiminin tamamlanmasına kadar.

SEN BENİM GÜNEŞİMSİN

Sen benim güneşimsin diyen dilinin nasıl bu kadar kolayca dönüverdiğini anlamağa çalışıyorum şimdi. Aylarca konuşacak mı diye yüreğim ağzımda bekledikten sonra şimdi söylediklerin,yüreğimi ağzımın kıyısına getirip duruyor. O önemli sözleri hiç umurunda olmadan söyleyiverişindeki inanılmaz gerçeklik algılarımı karıncalandırıyor. Yüreğim bir ilkbahar güneşi aydınlığına kavuşuyor. Bütün dallarım yeşile,altın sarısına dönüveriyor. Küçücük ellerini avucumun içine usulca yerleştirişin, ayaklarımı yerden kesiyor. Dünya kederliymiş,hayat pahalıymış,savaş ve terör toplumsal hayatı felç ediyormuş umurumda olmuyor bir an. Sanki dünyada bir sen,bir de ben. Gerisi yalan… (daha&helliip;)