Barak Uzun Hava

Barak Uzun Hava


Şemen kara yağız bir oğlan
Buğday yanığı teniyle başak başak saçları
Güney doğu sıcağı kurak bakışları
Issız ve kimsesiz
Ama dağ değil yükseği
Geyik avlamıyor koyun yayıyor ovada
Kaval çalmıyor, uzun bir hava okuyor yüceden
Gırtlağında düğümlenmiş aşkı
Elindeki sopaya işliyor
Hava dingin
Yel esmiyor
Kuş uçmuyor
Köpek havlamıyor
Uçak geçmiyor
Her şey bu yokluktan besleniyor yirmi birinci yüzyılda bu ovada.
Nazlı kurak iklim rüzgârına tutulmuş yüzünde
Sessiz bir aşkı çürütüyor usul usul
Döndüğü halaylar gibi yavaş
Yollar gibi uzun
Ve kısmeti gibi yoksul bir kız
Yüzük kadar küçücük bir ağız
Sanki sözler sığmayacakmış gibi duruyor
Oysa en güzel sözler bu ağızdan çıkıyor
Çıktığı an ovaya
Yılkı gibi dört bir yanı sarıyor
Ve Şemen’i buluyor
Şemen deli
Şemen mecnun ve divane oluyor
Yerinde duramıyor
Nazlı’ya varamıyor
Bir uzun yol boyunca ağıt halay oluyor,
Halay ağıt oluyor
Dolam dolam poşu
Dolam dolam keçik
Dolam dolam zıbın, köynek oluyor
Kör bir karanlıkta kendi zindanında
Sahipsiz bir köpek gibi uluyor.
Ovanın düzünde
İyinin öteki yüzünde
Topal bir çakal yatar
Adı Ali
Gözleri kuytu ve derin
Serin bir asmanın altında
Zengin
Kibirli ve kıskanç
Zalim
Gözünde nazlı bir hayal
O gözler kamçı kamçı
Çakmak çakmak
Yaş yok
Sanki ovanın kurağı düşmüş içine
Yalım yalım yanıyor
Kimse yanında duramıyor
Ali fesat
Ali hain
Kendi adına zalim
Aman bilmez bir Arap Beyi.
Koçero’nun Gülay bir sabah bağın teveğine sarılı
Ucu yanık bir mektup bulur
Ve açar okur
Küçük bir sitem vardır
“Karşıdan geliyor bir çift maraba
Yıkıldı hanemiz kaldı haraba
Anan seni verdi bir dil bilmez araba
Kurbanlar keserim de geldiğin gece
Gelemez miydin gelemez miydin?
Tama ben de seni sevdim diyemez miydin?”
Birden bağ ayaklanır
Rüzgâr çıkar
Tozu dumana katar
Göz gözü görmez olur
Ama Gülay mektubu bırakmaz
Kendi yolunu bulur
Ve Koçero ’ya verir.
Kaç keçi, kaç koyun görür bilinmez ama
Koçero önünde bir sürüyü kişler gibi hızlı
Bir sürüyü gözler gibi sinik
Ve bir sivrisinek gibi kaçak
Doğru Topal’a koşar.
Gün batmadan ovayı bir karanlık kaplar
Çılgın
Belirsiz ve öfkeli karanlık
Önce havaya
Sonra yuvaya
Ve sonra yüreklere yayılır
Korkunç bir çığlıkla Topal Ali bayılır.
Kimse ne olduğunu anlamadan sorgulamalar başlar
Önce en yakın arkadaşlar
Sonra yolda yolakta yoldaşlar
Sonra herkes birbirine sorar
Ama cevap derin bir sessizlikte
Önemini yitirir
Hayat yeniden eski ritmine döner ve yavaşlar.
Nazlı bir selvi gibi ovanın güzelliği
Kendi geleceğinin kederli hüznünde
Rengini kaybeder
Ve keder bulaşıcı bir hastalık gibi
Tüm ovaya nüfuz eder.
Şemen bir ayin gibi her gün tekrarladığı
Nazlı’ya mektuplarını yazmaya devam eder
Ama kalbinin en kuytu yerinde korku
İnce bir sızı olmuş
Bağlamanın telinden süzülür ılgıt ılgıt
Zılgıt zılgıt haykırır Şemen
Ve Nazlı’nın duyduğuna kanaat getirince
Susuverir hemen.
Çünkü nazlı korkunç bir kadere
Ve sonsuz bir kedere yelken açmıştır
Kendi gölgesinden korkar olmuştur
Kendi kusuru olmayan bir bela
Gelip Nazlı’yı vurmuştur.
Babası bağ bozumu vakti
Verir kararını
Sanki her tevekten öcünü alır gibi
Salkım salkım satar Nazlı’yı
Tane tane satar
Henüz yeni terlemiş memeleriyle
Süt kokusu çıkmamış ağzıyla
Sigara ve kül kokan
Aksak ritim bir halayın başı
İblise
Topal Ali’ye
Satar.
Nazlı bir ceylan gibi
Sessiz bir tevazuuyla karşılar
Babasının kararını
Kapar ömrünün bu yarım kalmış ilkbaharını
Kadın olmanın zorunlu nöbetine
İlk eğitimini alır.
İliklerine kadar soğuk
Karanlık bir pınardan oluk oluk akan su
Kalbinin üzerindeki ateşi kaplar.
Şemen bağlamanın telinde bir nağmedir artık
Hasret türkülerinde mecnun
Sevdada kara
Yüreğinde onulmaz bir yaradır.
“Kimim ben hatırlat bana
Kendimle tanıştır beni
Nasıl yalvarayım sana
Lisan ver konuştur beni
Ömrüme ermeden zeval
Geçen günler oldu hayal
İçime bir güzellik sal
Küskünüm barıştır beni”
Şemen böyle söylüyordu artık
Bağlamasına yüklenip
Sema bu kadar kedere başkaldırıp
Kendi töresini bozuyor
Temmuzun sıcağında dolu
Ağustosta boran oluyordu
Ama acı olduğu yerde duruyordu.
Eylül ayının sarı yaprakları takvimden düşerken
Düğün hazırlıkları başlar köyde
Nazlı kendi kaderine düğüm olan bağda
Son bozumunu yaparken
Bir çirtik üzüme buladığı zehri içiverir.
Hayat sessiz ve geride kalan bir tarihtir artık
Acılar ondan uzaklaşırken
Töre kendini tüketir.
Son kalan canını da böyle verir toprağa.
Çırpınmaz
Sarılır
Öper o süt kokan ağzıyla
Ve gelinliğini beyazın kiri gölgeleyen parlağından değil
Toprağın her şeyi kabul eden kırmızısından seçer.
Ve o an kendinden geçer.
Şemen haberi alınca
Susar
Durur
Oturur
En güzel duygularını yüklediği tellerden birini alır
Boğazına bağlar, ince bir kan sızar göğsünde Nazlı’nın olduğu yere doğru
Tam kalbinin üstünde donup kalır
Artık bağlama öksüz
Türküler sözsüzdür
İnce bir iniltinin eşliğinde
Nazlı diyebilir
Ve koca bir ömre bedel aşk
Oracıkta yenilir.
Topal Ali kurşun atar havaya
Öfke ve hayal kırıklığının sesi o kadar yüksektir ki
Kulaklar sağır
Yürekler suskundur
Atılan kurşunlardan biri
Ali’yi diğer bacağından vurur.
Barak bu hüzün ve kederin
En derin
En narin havasını
Hala anlatıp durur.

Yazar-şair

Yalnız kuşlar titrer rüzgarda... Tüneyecek dalı olmayanların yüreklerindeki soğuğu kırabilecek hiç bir sıcak yoktur. Bu yalnızlığın derinlerdeki değersizlik, kırgınlık, sürekli hırçınlık ve alınganlığı yeniden ürettiğini anlamak için bir miktar tercihli olmayan yalnızlığı yaşamak gerek.

YORUMLAR KAPATILDI