SENİN BEYAZIN

Sen yankısız şarkılar söylemeye alışıksın. Senfonik ezgiler seni tanımaz. Ben acılarla yüklü bir tarihin her türlü tanığıyım. Telime dokunmayı bilmelisin çağını anlamak için. Çünkü insan eylemde bulunmadan anlayamaz kendi gerçeğini. Ben senin gerçeğinim. Tarihsiz söylencelerinin, umutlarının ve sevinçlerinin tınısıyım. Senin sözsüz duygularına ses, anlam veremediğin sesine tel… Ben senin yüzüne aynayım. Güzelliklerine tut beni. Aşkınla avut beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın…Düşün Karacaoğlan’da aşk nasıl vurdu kendini açığa. Dadaloğlu erliğini meydanlara nasıl haykırdı. Köroğlu diye bir yiğidin avuçlarına değdim ve coğrafyadan coğrafyaya, tarihin o dar dehlizlerinde biçim değiştirdim hep. Ve şimdi yüreğimi ellerine verdim. Dokun ki sevecenliğinle açılsın yüreğim. Dokun ki akan sularda ses vereyim. Dokun ki matemim son bulsun. Acemi ellerine ahenk, düzensiz duygularına dem getireyim. Dokun ki tutukluğum bitsin; avaz avaz bağırayım yaralarını. Dokun ki sarayım yaralarını. Ben senin ellerine hasretim. Yatağının bir ucunda unutma beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın.Tuhaf bir ezgidir gençlik. Gür ve anlaşılmaz nağmedir çoğu zaman.  Zaman geriye olanak tanımaz kendini tanımadan. Beni unuttuğun anları taşıyamam. Çatlarım kahrımdan. Utanırım evinin bir köşesinde tozlanan gitarın olmaktan. Tozlu raflarında unutma beni.Senin beyazın kardır biliyorum.Upuzun saçların sızısı süt beyazın.Senin karlı bir kış gününün akşamında tanıdım. Kardın. Sonra karıdın. Bütün temiz duygularımdın. Görmedin. Yıllar eriyen kar misali eskitti bizi. Beyaz uzun saçların hala kalbimin en derin sızısı…

ARZ-I HAL

Sana söylenmedik sözler büyütüyorum bahçemde.Solmayan çiçekler yetiştiriyorum. Renklerini bilmediğim çiçekler… Dallarına konan böcekler baygın düşerler akşamın alacasında. Her seher vakti türküler söyletirler kuşlara. Sana acılarımdan mutluluk yetiştiriyorum, kollarımı kıpırtısız bırakacak kadar büyük ölüm acılarından damıttığım.Sana iç yolculuklarımın aktığı yollar döşüyorum; menzilsiz, uçsuz bucaksız yollar. Anımsa gittiğin günü. Bir temmuz akşamı, kuytularımda kaç kuş son nefesini vermişti; yavrusunu yitirmiş kaç sokak kedisinin iç paralayıcı çığlığı duyuldu sesimde. El ayak çekilmesin diye deli gömleği giydim gün boyu.Suların sessizliğinde duyduğum her kıpırtıdan korktum. Nilüferler şahittir aşkımı ben durgun sularda büyüttüm.Sen yosun kokan denizlerde güneş yanığı tenini koklatırken tanımadığım bir gence, ben tenimi dağladım aynı güneşin közlenmiş ateşinde. Yaralarımın kabuğunu soy, kendini göreceksin. Belki de bir kabuğun altında bir daha böyle güzel yetişmiş bir yemiş göremeyeceksin.Nice çaylar aktı bu yaz derinlerimden. Deminin buğusunda kalbimin bitmeyen sızısını taşıyarak; ve bütün apartmanların  bodrum katından nefret ettim, bir Bodrum sabahı senden aldığım mesajı okuyarak. Nice çaylar aktı apartmanların bodrum katlarından, bütün aşıkların düşleri ıslak bir yorgan gibi ağır ve yamalı; bahçelere oturup birer efkar sigarası yaktık. Ve düşlerimizin dumanından sevgililerimizin boyunlarına sevdalı türküler taktık.Yalnızlığımdan söz ettim sana. Artık yalnız olmadığını söyledin. Belki de kendini bilmez bir yalnıza verilecek en doğru cevabı seçtin. Ama herkesin kavak ağaçları gibi desteksiz sallandığı yalnızlığın bir gün konuğu olursan, bu cevabın ne kadar derin izler bıraktığının anlayacaksın, en güzel uykulardan uyaran korkulu bir düş gibi.Ama yine de ben sana söylenmedik sözler büyütüyorum bahçemde. Gülleriyle gözyaşlarına dokunabilmek için. Sana uzanmak için bir sevgilinin elinde. Ve eğilip öptüğün dudaklarında nemli bir gülümseyiş olabilmek için.Benim anlamadığım, bu kadar konuştuğumuz halde nasıl duygu oluşturamadığımız. Nasıl farkına geç vardığım senin. Seninse beni hiç düşünmediğin kabullenmesi asıl zor olanı. Çünkü benden bir parça kadar yakınsın bana. Hiç ayrı insanlarmışız gibi gelmiyoruz aklıma. Alışamıyorum senin başka birine aşık oluşuna.Yirmi günlük tuttum senden sonra. Baktım ki yirmi ayrı sen yazmışım sayfalara. Meğer ne çok sen tanımışım. Oysa başkaları da vardı hayatımda ve ben aşk yaşıyordum güya. Bir yapraktan yirmi sayfa nasıl yazılır diye sorma. Yüreğinden başka sığınacak yeri olmayanların daha kalın bir kitap yoktur hayatında. Senin yüzün yansımış bütün sayfalara. Bana okumak düştü yalnızca belki temize çekmek bir de uyarınca.Uzun zamandır ilk defa korkuyorum hayatımda. Kaybetmeyi göze alamayanların, kazanacakları bir şeyleri yoktur. Ama göze aldıklarım arasında seni kaybetmek yoktu. Ben seni istedim sevgiye susamış kollarımın arasında yalnızca. Ama sanırım seni kaybetmeyi de öğretiyorsun bana, sevmeyi öğrettiğin üslupla. Tıpkı kazanmayı bilmeyenlerin, kaybedecekleri bir şeyleri olmayacağı gibi, seni de kaybettiklerimin arasına yazıyorum usulca. Melekler kendi cennetlerinde yaşamalıdırlar, unutma.Hoşça kal sevgili meleğim.Başını bir dostun yastığında unuttum. Yüzün siliniyor hafızamdan yavaşça.Hoşça kal sevgili meleğim.Hoşça kal…

ELEŞTİRİ

Baktığımız yerden her şey doğru görünür.Işık ışınlarının doğasını kavrayana kadar geçen binlerce yıl, insanlığa doğrunun ne olduğuna dair hiç bir şey öğretememiştir. Yazılan ve çizilen bütün kalıplar bir açının kenarlarıyla sınırlı olmuştur. Bakışımızın açısı. 45, 60, 90, 180 vb. açılar hep iki çizgiyle ifade edilmişlerdir. Bu iki çizgi arasına sıkışan görüş alanımız bize her şeyi doğru gösterir. Dışında kalan her şey yanlıştır. Ya 360 derecelik bakış açısına sahip olacağız, ya da dünyanın bugün yıkımına zemin hazırlayan kahpe ve acımasız görüş açılarına sıkışıp kalacağız. Dünya 360 derecelik dönüşler yaparken biz kendimizi küçük açılarla ifade etmeye çalışan aymazlar olarak iki çizgi arasında zikzaklar çizerek milyonlarca yılı daha boşuna harcayacağız.Bu dünyanın ilerlemesi için bulunan en değerli şey olan eleştiri kavramı da yalancı sohbetlerin çeşnisi olmaya devam ediyor. Var olan bir şeyi doğru ya da yanlış yönleriyle incelemek olan eleştiri; sadece yanlışlıma üzerine bir tirada dönüşmekte, bazen ölümüne sıkılan kurşunla yer değiştirmektedir. Eleştiri insanoğlunun bulduğu en ilerletici itici güçtür. Ampirik yada analitik, her türlü objektif tutuma ihtiyaç duyan eleştiri, daha çok tekil olgular üzerinden yapılan dar çıkarsamalara kurban edilmiştir.Dilimize sosyalizmin alfabesiyle girmiş olan eleştiri kavramı, sol bir söylemle demagojik halini almış, üstatların yaptığının tersine, ilerleyişi durduran, bahane üreten ve başkasına kusur yükleme mekanizmasına dönüşmüştür. Yaptıklarının sorumluluğunu alması gereken insanoğlu, eleştiriyi daha çok karşısındakini suçlamanın aracına dönüştürmüş ve kendi yetersizliklerinin üstünü örten bir kabuğa büründürmüştür. Doğruya yönelme aracı olan, yanlıştan döndüren, bilimin gösterdiği nedenselliği kabul eden eleştiri aklı, bu rotayı çoktan kaybetmiştir. Yanlıştan dönenin döneklikle suçlandığı bir mekanizmadır artık eleştiri. Statükoyu korumanın, güçleri yedeklemenin aracıdır. Yalanın arkasına sığınanları koruyan bir güce dönüşmektedir. Bilgiye erişimi kısıtlı insan, artık doğru muhakemenin araçlarından da hızla uzaklaşmaktadır. Güçsüzleşen insanoğlu tutuculaşmakta, kendi içine kapanmakta ve yıkıcı bir saldırganlığa yönelmektedir. Eleştiri her geçen gün güç yitirmektedir.Haklı olmakla meşru olmak arasındaki sınır belirsizleşmektedir.Tartışmak kim olduğumuzdan bağımsızdır. Gerçeği arayış, kimliklerimizin sınırlarına takılıp kalamaz. Gerçek neyse bulmak ve teslim etmekle görevliyiz. O halde bazen aleyhimize de olsa doğruyu bulup, açıklamakta tereddüt etmemeliyiz. Yoksa eleştirinin doğası bizi de tarihin çöplüğüne değersizlerin arasına fırlatıp atıverir. Haykırışlarımız birkaç tarla faresinin hassas kulaklarından başka bir yerde yankı bulamaz.